18 Ocak 2026, Pazar
8.8 C
Lefkoşa
yazılariktibas10 maddede Venezuela saldırısı - Esra Akgemci

10 maddede Venezuela saldırısı – Esra Akgemci

Orjinal yazının kaynağıt24.com.tr

ABD’nin Venezuela’da düzenlediği geniş çaplı operasyon, kuşkusuz 21. yüzyıl siyasetindeki önemli dönüm noktalarından biri olacak. İşte 10 maddede, Venezuela saldırısının arka planındaki süreçte yaşananlar…

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’un ABD özel kuvvetleri Delta Force tarafından kaçırılmaları ve yargılanmak üzere New York’a getirilmeleri, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik müdahalecilik anlayışında Donald Trump’ın dayattığı yeni bir aşamaya işaret ediyor.

Bu sürecin etkileri, elbette Latin Amerika ile sınırlı olmayacak. Zira burada söz konusu olan, sadece bir devlet başkanının kaçırılması değil, aynı zamanda küresel düzeni ABD’nin ulusal çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye yönelik daha geniş kapsamlı hegemonik bir stratejinin hayata geçirilmesi.

Maduro’ya yönelik operasyonu, bu strateji bağlamında anlayabilmek için 10 önemli kavrama biraz daha yakından bakmakta yarar var.

1) Monroe Doktrini

“Bu yönetimde, Monroe Doktrini ifadesini kullanmaktan korkmuyoruz” demişti, Trump’ın 2019’daki Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton. Yine Venezuela’ya müdahale meselesi gündemdeydi. Ve yine sadece Maduro’ya değil yarı kıtadaki tüm solcu liderlere yönelik bir meydan okuma söz konusuydu.  

Ocak 2019’da yeni Meclis Başkanı Juan Guaidó’nun, kendisini geçici devlet başkanı ilan etmesinin ardından Trump, Guaidó’yu Venezuela Devlet Başkanı olarak resmen tanımış ve ülkeye yönelik yaptırımları adım adım ağırlaştırmıştı.

Guaidó’nun Maduro’ya yönelik darbe girişiminin hemen ardından, 1 Mayıs 2019’da dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo“Venezuela’ya askerî harekâtın mümkün olduğunu, ABD’nin gerekirse bunu yapabileceğini” söylemişti. Rusya buna itiraz edince, Bolton bir kez daha Monroe Doktrinini hatırlattı: “Burası bizim coğrafyamız, Rusların müdahale etmesi gereken bir yer değil.”

Ve işte bugün bir kez daha Trump ve Maduro yönetimleri karşı karşıya kalmışken ABD, son altı ayda Karayiplerde tırmanan bir dizi gerilimin ardından sonunda Venezuela’ya müdahale etti. Üstelik bu kez Monroe Doktrinini bir adım daha ileri götürerek.

1823’te ilan edilen ve Batı yarımküreyi sadece ABD’ye özgü bir “etki alanı” olarak tanımlayan bu doktrin, günümüze kadar birçok aşamadan geçti. ABD, kimi zaman “Muz Savaşları”nda olduğu gibi Latin Amerika ülkelerine yönelik doğrudan işgal ve askerî müdahalelerde bulundu kimi zaman da “İyi komşuluk” politikası benzeri dolaylı müdahale araçları geliştirdi.

Trump’ın yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi ise açıkça Monroe Doktrinine bir “Trump Eki” (Trump Corollary) eklemeyi öngörüyor. Bu ifade, 1904’teki “Roosevelt Eki”ne (Roosevelt Corollary) bir gönderme. Roosevelt, “kalın sopa” (big stick) politikasıyla nasıl ABD’nin bölgedeki düzene müdahale etme hakkını kendinde gördüğünü vurguladıysa Trump da bugün aynısını yapıyor ve “Batı yarımkürede Amerikan egemenliği bir daha asla sorgulanmayacak” diye ekliyor.

Yeni güvenlik stratejisi belgesindeki bu ekleme ile birlikte, artık bir Donroe Doktrininden (Donald + Monroe) söz ediliyor. Strateji belgesinde, Monroe Doktrinine yapılan “Trump eki” şöyle gerekçelendiriliyor:

“Batı yarımkürenin, ABD’ye yönelik kitlesel göçü engelleyecek ve caydıracak düzeyde makul ölçüde istikrarlı ve iyi yönetilir durumda kalmasını sağlamak, hükümetlerin narko-teröristlere, kartellere ve diğer sınır aşan suç örgütlerine karşı ABD ile iş birliği yapmasını sağlamak, ABD’nin kritik tedarik zincirlerine ve kilit stratejik noktalara sürekli erişimini güvence altına almak.”

Monroe Doktrini, bugüne kadar ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politikalarını belirleyen bir çerçeve sunmakla kalmadı, aynı zamanda ABD dış politikasının temel yapıtaşlarından biri haline geldi. Dahası ABD, bu doktrine yaslanarak Latin Amerika’da üstünlük kurdu ve bu sayede “süper güç” olarak yükselebildi.

ABD’nin “kendi bölgesindeki” hegemonik konumunu korumadan, dünyanın geri kalanında hâkim güç olma iddiası taşıması mümkün değil. Dolayısıyla burada yaptığı her müdahale, aslında dünyanın geri kalanına yönelik sert bir mesaj içeriyor.  

2) Emperyalizm

Monroe Doktrini, 19. yüzyılda emperyalist güçlerin rekabeti bağlamında geliştirildi. Napolyon Savaşları’nın sonrasında Avrupa’da istikrarlı bir güç dengesi kurulmuş, Avrupalı sömürgeci devletler dünyayı kendi aralarında paylaşmıştı. ABD, Monroe Doktrini ile İspanyol ve Portekiz sömürgeciliğinden yeni kurtulmuş olan Latin Amerika’nın genç cumhuriyetleri için bir tür “koruyuculuk” rolü üstlendi ve bu bölgenin Avrupa sömürgeciliğine kapandığını ilan etti. Zira burayı sadece kendine ayırmıştı.

Emperyalizm, sömürgeci imparatorluklarla bağlantılı olarak geliştirilmiş bir kavram. Ancak dünyanın büyük güçler tarafından paylaşımı sömürgecilik çağı ile sınırlı bir süreç olmadığı için emperyalizm kavramı, kapitalist devletlerin eşitsizlik, azgelişmişlik ve ekonomik bağımlılık yaratan tekelleşme süreçlerini de içeriyor.

Günümüzde ABD hegemonyasının koruyucu şemsiyesi altında sermayenin küreselleşme süreci, “yeni-emperyalizm” ya da “Amerikan yeni-sömürgeciliği” gibi kavramları da beraberinde getirdi. Özellikle Latin Amerika gibi hammadde ihraç eden ülkeler, uluslararası iş bölümündeki konumlarından dolayı sömürü ve bağımlılık süreçlerinin dışına çıkamadılar.

Böyle bir tarihsel ve sosyolojik bağlamda, Trump’ın Venezuela’ya yaptığı müdahalenin en temelinde emperyalist bir saldırı olduğunu görmek gerekiyor. Adına ister işgal ister haydutluk ister darbe diyelim, burada söz konusu olan müdahalenin her şeyden önce emperyalizm bağlamında anlaşılması lazım.

“Venezuela’yı bundan sonra biz yöneteceğiz” demek ve Venezuela petrolünde hak iddia etmek, çok açık bir emperyalist zihniyetin ürünü. Dolayısıyla Maduro’nun otoriterleşmiş ve “tek adam” rejimi kurmuş olması, böyle bir müdahaleyi meşrulaştıramaz.

3) Pembe dalga

2000’lerin başından bu yana Latin Amerika’da yükselen sol dalga, tam da bölgedeki sömürü ve bağımlılık ilişkilerini kırmaya yönelik bir başkaldırıydı. Bu dalga, Venezuela’da başladı. 1998’de başkan seçilen Hugo Chávez, Venezuela’da doğrudan yoksul halk kesimlerine hitap eden ilk devlet başkanı olmasa da alt sınıftan gelen ve halkla arasındaki doğrudan ilişkiyi sürekli güçlendiren ilk devlet başkanı oldu.

Neoliberal politikalar, 1990’larda Latin Amerika’yı dünyada gelir dağılımının en eşitsiz olduğu bölge haline getirmişti. Bu sürece karşı çıkan geniş çaplı toplumsal hareketler ve halk ayaklanmaları, neoliberalizme alternatif üretme yönünde güçlü bir irade yarattı.1989’da Venezuela’da şok terapi yoluyla uygulanan neoliberal reformlara tepki olarak gelişen El Caracazo ayaklanması bu açıdan bir dönüm noktası oldu.

El Caracazo, 40 yıllık Punto Fijo sisteminin sonunu getiren ve Chávez’i iktidara taşıyan süreci tetikledi ve bunu bölgedeki diğer sola dönüşler izledi. Venezuela’nın hemen ardından, Brezilya, Arjantin, Bolivya ve Ekvador’da da toplumsal hareketler, neoliberal politikalar uygulayan hükümetleri sırayla iktidardan düşürdü. “Pembe dalga” olarak anılan ve giderek yarı kıta geneline yayılan bu süreç, elbette ABD açısından yeni müdahale biçimlerini de beraberinde getirecekti.

4) Bush doktrini

ABD’nin pembe dalga sürecine ilk müdahalesi, 11 Nisan 2002’deki Chávez’e yönelik ABD destekli darbe girişimi oldu. Dönemin Beyaz Saray Sözcüsü Ari Fleischer, darbeden bir gün sonra yaptığı açıklamada, “Chávez hükümetinin barışçıl gösterileri bastırdığını, silahsız protestoculara ateş açtığını ve bu olaylar sonucunda Chávez’in başkanlık görevinden çekildiğini” belirtmiş ve ABD’nin yeni kurulan hükümeti desteklediğini açıklamıştı.

Ancak aynı gün Chávez’in istifa etmediği anlaşıldı, darbe karşıtı gösteriler ülke geneline yayıldı. 13 Nisan gecesi, Chávez’in hapis tutulduğu karargâhtan alınarak helikopterle Miraflores Başkanlık Sarayı’na geri getirilmesiyle darbe iki günde çökmüş oldu.  

“Venezuela: Darbe Girişimi için Koşullar Olgunlaşıyor” başlıklı 6 Nisan 2002 tarihli CIA raporu, ABD yönetiminin darbe hazırlığını önceden bildiğini ortaya koyuyordu. Ayrıca Pedro Carmona gibi darbeci muhalefet liderlerinin aylardır Washington’la temas halinde olduğu, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher tarafından onaylanmıştı.

Daha da önemlisi, ABD’nin “demokrasi teşviki” için Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) aracılığıyla Venezuelalı muhalif gruplara aktardığı fonlar, darbe girişimine katkıda bulunmuştu. Bu fonların darbe yanlısı muhaliflere aktarılması, Caracas’taki ABD Büyükelçiliği’nde kurulan “Geçiş İnisiyatifleri Ofisi” (OTI) aracılığıyla gerçekleşmişti.

Chávez’e yönelik darbe girişimini, 11 Eylül saldırılarının ardından ilan edilen Bush Doktrininin Latin Amerika’ya yansıması olarak görmek gerekir. Zira 11 Eylül, ABD’nin tek taraflı ve önleyici (pre-emptive) askerî gücünü öne çıkarması açısından önemli bir dönüm noktası oldu.

Soğuk Savaş boyunca ABD müdahalelerinin hedefinde “komünizm” vardı. Artık yeni bir dönem başlıyordu. Bundan sonra hedef “terörizm” idi. 11 Eylül sonrası Latin Amerika’daki muhalif hareketlerle mücadele, “terörizmle savaş” çerçevesinde devam etti. Özellikle FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) gibi isyancı hareketlerle “uyuşturucu kaçakçılığıyla savaş” programına dayanarak mücadele edildi. ABD için “öteki”, artık komünistler değil uyuşturucu kaçakçısı teröristlerdi. George W. Bush’un yaptığı “terörist listesinde” Chávez’in de adı vardı.

5) Rejim değişikliği

Darbe girişimini atlatan Chávez, bundan sonraki süreçte daha radikal bir tutum almaya ve ABD hegemonyasına karşı yarı kıta genelinde topyekûn bir direniş örgütlemeye başladı. Karşı-hegemonik bir bölgeselleşme projesi olan Latin Amerika Halkları için Bolivarcı İttifak (ALBA), bunun en somut örneğiydi.

ABD ise pembe dalga hükümetlerine karşı rejim değişikliği politikaları uygulamaya başladı. Venezuela’da olduğu gibi, Bolivya’da da USAID bünyesinde kurulan OTI’ler aracılığıyla, 2004’ten bu yana muhalif gruplara “demokrasi teşviki” için çeşitli fonlar aktarıldı.

2006’da Bolivya’da Evo Morales’in iktidara gelmesinin ardından, ABD, kullandığı yumuşak güç araçlarının yanı sıra, rejimi değiştirmeye yönelik sert bir strateji belirledi. Venezuela ve Bolivya başta olmak üzere birçok bölge ülkesinde muhalif grupların yarattığı şiddet ortamı, darbe koşulları oluşturarak sol hükümetler üzerinde baskı yarattı.

Pembe dalga liderleri arasında darbeyle ilk devrilen, Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya oldu. Zelaya tam da ALBA bloğuna katılma kararı kalmıştı, ayrıca Chávez’in izinden giderek, yeni bir anayasa yapmak için referanduma gitmeye hazırlanıyordu. 2009’da Zelaya’nın ordu tarafından görevden alınması, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a göre “askerî darbe” olarak tanımlanamazdı. ABD, bu süreçte Zelaya’nın iktidara dönmemesi için Amerikan Devleti Örgütü’ne (OAS) baskı yaptı.

Zelaya’yı 2012’de Paraguay Devlet Başkanı Fernando Lugo izledi. Kapsamlı bir toprak devrimi yapmaya hazırlanan Lugo’ya yönelik darbe de yine ABD tarafından desteklendi. Bundan sonraki süreçte seçimle işbaşına gelmiş solcu hükümetleri devirmek için çeşitli yasal ve anayasal mekanizmalar da devreye girdi. 2016’da Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in ve 2022’de Peru Devlet Başkanı Pedro Castillo’nun azledilmesi, bu tarz “yasal darbelerin” örnekleriydi. 2019’da Bolivya lideri Morales’in askerî darbeyle iktidardan uzaklaştırılması ise bölgedeki solcu liderler açısından askerî darbe ihtimalinin güçlü bir tehdit oluşturmaya devam ettiğini ortaya koymuş oldu.   

ABD özel kuvvetlerinin Maduro’ya yönelik operasyonu ise ABD müdahaleciliğinde daha ileri bir aşamaya işaret ediyor. Bugüne kadar bölgedeki rejim değişikliği için etkin bir araç olan USAID, Trump döneminde işlevsizleştirildi. Trump, bunun yerine çok daha doğrudan bir müdahalede bulunarak diğer solcu hükümetlere gözdağı vermeyi tercih etti.

Trump’ın Venezuela’daki güç gösterisi, sırada kimlerin olduğuna da işaret ediyor. Trump’a göre, Küba “düşmeye yakın” görünüyor, Kolombiya, “hasta bir adam tarafından yönetiliyor” ve Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’ya yönelik “askerî operasyon kulağa iyi bir fikir gibi geliyor”. Aynı zamanda Trump, Meksika’ya da yönelik olarak da sürekli “sıra size gelebilir” mesajı veriyor.

Trump’ın İran’a yönelik tehditleri ve Danimarka’ya karşı Grönland çıkışı, bu mesajların Latin Amerika ile sınırlı kalmayacağının işareti. Ancak Latin Amerika’daki müdahaleciliğin, tarihsel ve sosyolojik olarak dünyanın geri kalanına göre çok daha ağır baskı koşullarında gerçekleştiğini de görmek gerek. 

Trump, Maduro’yu ele geçirdi ancak Venezuela’da istediğini alabilmek için rejim değişikliğini hedefleyen bir geçiş süreci mi inşa edecek yoksa mevcut rejim üzerinde baskı kurarak Maduro’suz bir Bolivarcı rejimle mi yola devam edecek bunu zaman gösterecek.

Trump’ın muhalefeti devre dışı bırakması ve Nobel Barış ödülü alan muhalif lider María Corina Machado’yu geri plana atması şaşkınlıkla karşılandı. Ancak bu adım, daha az tepki doğurmaya yönelik önemli bir stratejinin parçası. Bugün devre dışı bırakılan muhalif unsurlara yarın yine ihtiyaç duyulabilir. Şu anki durumda ise belli ki Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez’in başkanlık görevini devralmasının ve Maduro’suz da olsa mevcut rejimin devam etmesinin, ABD açısından daha avantajlı koşullar yaratacağı düşünülüyor. Sonuçta Trump mevcut yönetimdekilere “uslu durmazlarsa” ikinci bir darbeye, hatta kötüsüne hazırlıklı olmaları gerektiğini her fırsatta hatırlatıyor.

6) Petrol

Venezuela’da iktidarda kim olursa olsun, Trump’ın istediği asıl değişiklik, buradaki petrol kaynaklarının ABD’nin çıkarları doğrultusunda yönetilmesi. Stratejik belgede de belirtildiği gibi, ABD’nin bu kaynaklara “sürekli erişimini garantiye almak” önemli. Bu garantiyi verdiği sürece, ABD her iktidarla anlaşabilir. İktidarda bir diktatörün olup olmaması önemli değil. Önemli olan bu garantinin sağlanması.

Trump’ın Venezuela petrolü hakkındaki “petrolümüzü çaldılar” çıkışı, bu müdahaleyi demokratikleşme ile ilişkilendirilenlerin dikkat etmesi gereken bir unsur. Trump bu ifadeyle, özellikle Chávez döneminde gerçekleşen kamulaştırma adımlarını kastediyor.

2007’de Chávez, ABD’li petrol devleri ExxonMobil ve ConocoPhillips gibi şirketlerin Venezuela’daki varlıklarına el koymuş ve projeleri devlet kontrolüne (PDVSA) almıştı. Venezuela bu şirketlere milyarlarca dolar tazminat ödemiş olsa da Trump yönetimi bu ödemelerin asla “piyasa değerini” karşılamadığını ve bu varlıkların aslında hâlâ Amerikalılara ait olduğunu savunuyor.

“Petrolümüzü yasa dışı olarak aldılar, şimdi onları geri istiyoruz” diyen Trump, öncelikle Amerikan şirketlerinin Venezuela’ya geri döneceğini, milyarlarca dolar yatırım yaparak ülkenin çökmüş altyapısını onaracağını belirtiyor.

Bu ifadenin, dünyanın birçok bölgesine yayılan 7,7 milyon Venezuelalı göçmeni ülkelerine geri çekmeye yönelik bir söylemin parçası olduğunu da belirtmek gerek. Son dönemde başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde yükselen göçmen karşıtlığı, Venezuela krizi açısından da önemli bir olgu. Gerek ABD’de gerek Latin Amerika ülkelerinde Maduro’nun gidişini kutlayanların çoğu aslında ülkelerindeki Venezuelalı göçmenler evlerine döneceği için sevinenlerden oluşuyor. Trump’ın bunu iç politikada bir başarı olarak sunması mümkün.

Trump yönetimi aynı zamanda ABD’li şirketlere Venezuela’daki sahaları bizzat işletme ve yönetme yetkisi vermeyi planlıyor. Venezuela, 303 milyar varil ile dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip. Ancak üretim kapasitesi potansiyelin çok altında. Trump, buradaki üretimi artırarak küresel petrol fiyatlarını düşürmeyi ve Rusya ve İran gibi rakiplerinin enerji gelirlerini baltalamayı hedefliyor. Venezuela petrolü üzerinde sağlanacak kontrolün, özellikle İran üzerinde büyük bir baskı yaratacağı ve olası bir İran müdahalesinde ABD’nin elini güçlendireceği yorumları da yapılıyor.

Venezuela petrolünün en büyük alıcısı olan Çin’e giden sevkiyatları kontrol altına almak da Trump’ın stratejik hedeflerinden biri. Ancak Çin, vazgeçilecek bir pazar değil. Zira Venezuela petrolü, çıkarması, işlemesi ve satması çok zor olan ağır bir petrol ve bu petrolün en büyük alıcısı da Çin. Yine de Venezuela kaynaklarını kontrol etmek, Çin ile pazarlıkta ABD’ye büyük bir avantaj sağlayacaktır. Zira Çin’in özellikle Panama Kanalında artan yatırımları Trump açısından büyük bir tehdit olarak görülüyor.

7) Çin

2010’da dünyanın en büyük ihracatçısı haline gelen Çin, Latin Amerika ülkelerinin de en büyük ticaret ortağı konumunda. ABD’nin kendi bölgesi olarak gördüğü Latin Amerika’daki en büyük rakibi karşısında avantaj elde etmek de elbette Trump açısından öncelikli bir mesele.

Her ne kadar “iş iştir” mantığıyla hareket etse ve hiçbir ülkeyle “müttefiklik” ilişkisi kurmasa da Çin, Latin Amerika solu açısından ABD’ye karşı önemli bir dengeleme unsuru haline geldi. Pembe dalga hükümetleri arasında farklılıklar olsa da hepsinin ortak noktası “ektraktivist” politikalarla doğal kaynak çıkarımından gelir elde etmek ve bu kaynakların ihracatından gelen geliri yeniden dağıtarak sosyal yardım mekanizmaları geliştirmek. Çoğu maden ve endüstriyel tarım ürünlerinin ihracatından gelir sayesinde bu ülkeler son dönemde gelir dağılımı eşitsizliğini bir ölçüde azaltmayı başarabildiler.

Hammadde ihracatının yöneldiği ana adres olan Çin, bu açıdan solcu hükümetlere önemli bir alan açmış oldu. Çin’in büyümeye başladığı 2000’li yıllarda pembe dalga hükümetleri de ihracat geliriyle geniş kapsamlı sosyal politikalar uygulama imkânı buldu. Venezuela petrol gelirleriyle “misyonlar” adını verdiği programları başlattı ve Küba’yı örnek alarak eğitim ve sağlığa erişimi ücretsiz hale getirdi. Endüstriyel tarım devi Brezilya da dünyanın en büyük şartlı nakit transferi programı olan Bolsa Familia’yı hayata geçirdi.

Çin’deki büyümenin yavaşlaması ve 2013’ten itibaren küresel emtia fiyatlarının hızla düşmeye başlaması ise pembe dalga hükümetlerini büyük bir krize soktu. Sadece ekonomik açıdan değil siyasi açıdan da solcular bu süreçte çıkmaza girdiler. Zira kaynak ihracatına iyice bağımlı hale gelmişlerdi. 2015’ten itibaren Latin Amerika’da sağcılar seçim kazanmaya başladı ve bölgenin siyasi pembe rengini kaybetmeye başladı. 2019’daki kitlesel protestolarla birlikte sol yeniden yükselene kadar da böyle devam etti.

Trump’ın Venezuela’ya yaptığı saldırı, sadece ekonomik değil siyasi açıdan da Çin ile ilgili önemli bir mesaj veriyor. Latin Amerikalı solcu hükümetlerin Çin pazarına çok fazla güvenmemeleri gerektiği yönünde güçlü bir mesaj bu. ABD, gerekirse Venezuela’da yaptığı gibi kaynaklara doğrudan el koyabileceğini ve bu kaynaklarla Çin ile pazarlık edebileceğini göstermiş oldu. Trump, Çin pazarına erişimin, Latin Amerika solu açısından hayati önem taşıdığını gayet iyi biliyor.

8) Uyuşturucu kaçakçılığı

ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi ve öncesinde Karayiplerde konuşlandırılan ABD’li savaş gemileri, en başından beri bir “uyuşturucu operasyonu” olarak sunuldu.  Maduro’nun yakalanması, bu açıdan Panama’nın de facto Devlet Başkanı Manuel Noriega’ya yönelik 1989’daki operasyonu akıllara getiriyor.

Zaten ABD’li yetkililer de Noriega’yı bir süredir gündeme getiriyordu. Hatta Trump yönetiminden bir yetkili, Maduro’nun Panamalı lider Noriega’ya benzer şekilde “yakalanabileceğini” ima etmişti. Bir diğer yetkili de Maduro için “Noriega’nın 2. Bölümü” (Noriega Part‌ 2) ifadesini kullanarak, Maduro’yu tıpkı Noriega gibi ABD’ye uyuşturucu sevkiyatını kolaylaştırmak ve kaçakçılık yapmakla suçlamıştı.

Latin Amerika’daki uyuşturucu kaçakçılığının ABD’nin ulusal güvenliği açısından bir öncelik haline gelmesi, 1980’ler ve 1990’larda Ronald Reagan ve George H.W. Bush dönemlerinde gerçekleşti. 1980’ler boyunca ABD’nin uyuşturucuyla mücadele için ayırdığı fonlar arttı ve Washington yönetimi, Latin Amerika’da askeri müdahaleleri de içeren müdahale yöntemlerine başvurmaya başladı.

Bu müdahale biçiminin hedefindeki ülke ise 1990’lardan itibaren Kolombiya oldu. Clinton hükümetinin “uyuşturucuyla savaş”ta kullanılmak üzere askeri yardım öngördüğü bir girişim olan “Kolombiya Planı”, Bush döneminde genişleterek Venezuela’daki Chávez yönetimine karşı bir araç olarak kullanıldı.

Trump’ın Venezuela’yı “uyuşturucuya karşı savaşın” merkezi haline getirmesi ise en başından beri kuşkuyla karşılandı. Nitekim ABD’ye ulaşan kokainin büyük kısmı (yüzde 87’si) Kolombiya’dan ve Pasifik kıyılarından geliyor. Maduro, Venezuela’dan gelen oranın sadece yüzde 5 civarında kaldığını belirterek, buna rağmen askeri hareketliliğin Karayipler üzerinden yapılmasına her fırsatta tepki göstermişti. Maduro’ya göre, suçluların gerçek adresi ABD idi ve ABD, en başta kendi toprakları içinde bu sorunu çözmeliydi.

ABD ise “Cartel de los Soles” adlı bir örgütün Venezuela’nın askeri liderliği tarafından yönetildiğini ve bu örgütün uluslararası uyuşturucu trafiğinde kilit rol oynadığını iddia ediyor. Maduro, önümüzdeki süreçte ABD’de bu suçlamalarla yargılanacak.

Venezuela’ya yapılan operasyonun, “uyuşturucu ile mücadele” ile bir ilgisinin olmadığı gün gibi aşikâr. Trump’ın çok kısa bir süre önce, Honduras’taki seçimlere müdahale ettiğini ve seçimde Ulusal Parti adayı Nasry Asfura’yı desteklemeden hemen önce, Ulusal Parti’li eski Başkan Juan Orlando Hernández’i serbest bıraktığını bu noktada hatırlamak gerek.

Hernández, geçen yıl New York’taki bir mahkeme tarafından ABD’ye 400 tondan fazla kokain sokan bir uyuşturucu komplosunu yönetmekten suçlu bulunmuş ve 45 yıllık bir ceza almıştı. Ne var ki cezanın yalnızca bir yılını çektikten sonra Trump tarafından beklenmedik şekilde affedildi. Bu durum, ABD’nin, iş birliği yapabildiği sürece, Latin Amerika’daki uyuşturucu kaçakçılığıyla hiçbir derdinin olmadığı bir kez daha göstermiş oluyor.   

9) Otoriter popülizm

Trump’ın tek yanlı, otoriter ve müdahaleci politikalarını anlayabilmek için önemli bir kavram da otoriter popülizm. Günümüzün önde gelen otoriter popülizm örneklerinden biri “Trumpism”, kriz zamanlarında krizden sorumlu tutulan “ortak düşmana” karşı liderin otoritesi altında yekpare bir bütün oluşturmayı hedefliyor. Düşmanı ortadan kaldırmak, krizi kendiliğinden çözeceği için liderin taraftarlarına herhangi bir çözüm önerisi sunmasına gerek yok. Dahası, burada amaçlanan, kriz çözmekten ziyade kriz algısı oluşturmak, krizi aşılamayacak bir sorun, bir “ölüm kalım meselesi” olarak sunmak.

Trump, kutuplaştırıcı söylemlerle siyasi farklılıkları “uzlaşmaz bölünmeler” olarak gösteren ve politik rakibi yenmek için demokratik olmayan araçların kullanılmasını haklı göstermeye çalışan bir lider. Kendisini “beklenen kişi” olarak öne çıkarması, lider-fetişizmine dayanan bir tür Mesih inancını güçlendiriyor.

Buna göre liderle birlikte ulus da kutsanıyor, “seçilmiş ulus”un kaderi, idealize edilmiş, hatta doğaüstü güçlerle donatılmış bir liderle özdeşleştiriliyor. Trump’ın Evanjeliklere “Tanrı bizim yanımızda,” demesi ve seçim sürecinde “Biden seçilirse Tanrı artık bizimle olmayacak,” diye yinelemesi de bu söylemin ürünüydü.   

Liderin bu şekilde kutsanması ve “Tanrı’nın iradesinin bir ifadesi” olarak görülmesi, lidere tam bir itaat gerektiriyor ve ulusu ahlaki olarak onun güçlü otoritesi altında birleşmeye çağırıyor. Bu da liderin her şeye tam otoritesi olduğu ve bürokrasiden özerk olması gerektiği inancını doğuruyor. Dışarıda BM’nin uluslararası kurumlarına saldıran Trump’ın içeride kongre başta olmak üzere yetkilerini sınırlayan tüm demokratik kurumlara saldırması, kendisini “siyasetin üzerinde” konumlandırmasıyla ilgili.

Trump’ın Venezuela’ya yönelik müdahalesinde bu unsurları görmek mümkün. Trump, en başta kongreye haber vermeyerek ülkesinin hukukunu çiğnedi ve bu operasyonu sıradan bir ABD müdahalesi değil “kişisel” bir “zafer” olarak sunmak istedi. Daha da vahimi, Trump, BM Şartının en temel ilkelerini (egemen eşitlik, içişlerine karışmama, kuvvet kullanmama) hiçe saymış oldu. 

10) Rıza

Son olarak, ABD hegemonyasının anlaşılması için kilit bir kavram olan rızadan bahsetmek gerek. Küresel sistemde hegemon güç olmak, sadece sert güce, yani askerî kapasiteye değil, aynı zamanda kültür ve ideoloji gibi yumuşak güç araçlarına da sahip olmakla ilgili. Dahası, büyük bir gücü hegemon yapan da tam olarak bu rıza unsuru. ABD, hegemonyasını büyük ölçüde insan hakları, serbest piyasa ve demokrasi gibi liberal değerler üzerine kuruyor ve bu değerlere yaslanarak dış müdahaleleri için meşruiyet sağlamaya çalışıyor.  

ABD, daha önce Irak’ın işgalinde baskı ve zor unsurlarını öne çıkardığında, uluslararası kamuoyunda büyük bir tepki çekmiş ve bu süreçte “zor” unsurunun “rızanın” önüne geçmesi, ABD açısından “hegemonik bir kriz” yaratmıştı.

Bugün, Trump’ın Venezuela’ya müdahalesi, benzer şekilde zoru rızanın önüne koyarak ABD’yi hegemonik bir krize sürükleyebilir. Ancak bunun için uluslararası kamuoyunda bu müdahaleye sert bir tepki verilmesi kritik önem taşıyor. Gelen ilk tepkiler, Türkiye’ninki dahil, daha yumuşak tonda, uluslararası hukuk ilkelerine dikkat çeker nitelikte.

Dahası, kimi açıklamalarda öne çıkan Maduro’nun bir diktatör olduğu vurgusu, bu müdahaleye meşru bir temel de sağlıyor. Bu yönde tepkiler, ABD hegemonyasının sert gücüne karşı rıza gösterildiği anlamına gelir. Bu da elbette gelecekte ABD’nin tek yönlü müdahaleleri için zemin hazırlayacaktır. Sonuç olarak, Venezuela saldırısının sadece Maduro ile ilgili bir mesele olmadığını görmek ve bu saldırının yol açacağı sorunların farkında olarak adım atmak gerekiyor.  

Diğer yazıları

Chávez’den Maduro’ya: 21. yüzyıl sosyalizminin yükselişi ve çöküşü (2) – Özgür Orhangazi

Chávez döneminde uygulanan ekonomi politikaları, petrol gelirlerinin yeniden dağıtımına...

Venezuela, MAGA ve Çin – Cihan Tuğal

Orta büyüklükte bir ülkenin cezalandırılması Trump’ın hanesine yazılan bir...

İran’da kapitalizm, sınıflar ve toplumsal başkaldırı – Koray R. Yılmaz

Bugün İran’da yaşanan toplumsal isyanları anlamak için yalnızca güncel...

Venezuela ve petrol – Michael Roberts

ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî saldırıları ve devlet başkanı Nicolas Maduro’nun yakalanmasından...

Halep oradaysa arşın burada – Kemal Can

Bazı atasözleri, meseller veya nükteli imalar, hiç beklenmedik zamanda...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,997TakipçilerTakip Et
761AboneAbone Ol

Son eklenenler

Chávez’den Maduro’ya: 21. yüzyıl sosyalizminin yükselişi ve çöküşü (2) – Özgür Orhangazi

Chávez döneminde uygulanan ekonomi politikaları, petrol gelirlerinin yeniden dağıtımına...

Venezuela, MAGA ve Çin – Cihan Tuğal

Orta büyüklükte bir ülkenin cezalandırılması Trump’ın hanesine yazılan bir...

Kıbrıs pencerelerinden içeriye sızanlarla – Özkan Yıkıcı

Bir Lefkoşa gecesine daha girdim. Bugünkü tuhaflık, ama ileride...

Diktatörler gitsin ama! – Yücel Vural

Dünya’nın büyük bir bölümünde büyük bir karmaşa yaşanıyor. Bunun adını,...

ABD ile Avrupa arasında ‘Grönland savaşı’ mı çıkacak? – Yücel Özdemir

ABD Başkanı Trump geri adım atmadığı takdirde “Grönland sorunu”,...

TRT nefret kuşağı: ‘Gökkuşağı Faşizmi’ – Gözde Bedeloğlu

2015 yılında ilk kez polisin plastik mermi, biber gazı...

Grönlandlı Olsaydım – Özkan Yıkıcı

Şu anda elbet ben Grönlandlı olamazdım. Bırakın olmayı, oraya...

Canlı yayın