Ukrayna savaşı dördüncü yılına girerken artık nasıl ve hangi koşullarda biteceği tartışılıyor. Ortaya çıkan çerçeve, cephede süren yıpratma savaşından bağımsız değil ama ondan daha net bir şeyi gösteriyor: Bu savaş muhtemelen kimseye gerçek bir zafer bırakmadan, herkesin kaybını kayda geçiren bir barışla kapanacak

Bu hafta sonu Ukrayna ve ABD heyetleri Florida’da, Ukrayna için yeni bir barış formülünü tartışmak üzere buluştu. Masada ABD tarafında Marco Rubio, Steve Witkoff ve Jared Kushner vardı. Karşılarında, ulusal güvenlik şefi Rustem Umerov’un başında olduğu Ukrayna heyeti oturuyordu. Konuşulan metin, Washington ile Moskova arasındaki temaslardan doğan ve “Rusya’ya fazla yakın” olmakla eleştirilen 28 maddelik planın revize edilmiş versiyonuydu.
Trump yönetimi önce Moskova ile 28 maddelik çerçeveyi şekillendirdi ve bu planı Kiev’e kabul ettirmeyi denedi. Avrupa başkentlerinden gelen sert itirazlar sonrası bu kez önce Kiev ile metni gözden geçirip, ortaya çıkacak antlaşmayı Putin’in önüne götürme yoluna yöneldi.
Ne olmuştu?
Trump’ın 28 maddelik Ukrayna barış planı 2025 Kasım’ında kamuoyuna sızdı ama hikayesi ekim ayında başladı. Rus tarafı, Trump–Zelenskiy görüşmesinin ardından, savaşın nasıl bitirilmesi gerektiğine dair koşullarını içeren gayriresmî bir metni Washington’a iletti.
Ardından 24–26 Ekim’de Miami’de Steve Witkoff, Kremlin’e yakın Rus yatırım fonu yöneticisi Kirill Dmitriev ve Jared Kushner bir araya geldi. “ABD barış planı” diye anılan 28 maddelik taslak bu görüşmelerde, Rusya’nın ilettiği metin esas alınarak İngilizce bir çerçeveye dönüştürüldü.
28 maddelik ilk plan, kelimenin tam anlamıyla klasik bir emperyalist paylaşım metniydi. Ukrayna, Donetsk ve Luhansk’ın tamamını, Kırım’la birlikte Rusya’ya bırakacak, Herson ve Zaporijya’da cephe hattı fiilen dondurulacak, bu sınırlar ABD tarafından tescil edilecekti; Ukrayna ordusu 600 bin askerle sınırlandırılacak, Kiev anayasasına “NATO’ya girmeyeceğim” hükmünü yazacak, NATO da kendi belgelerinde Ukrayna için üyelik kapısını tamamen kapatacaktı.
Metin bununla da kalmıyor Rusya’ya yaptırımların kademeli olarak gevşetilmesini, Moskova’nın yeniden G8’e davet edilmesini, dondurulmuş Rus varlıklarından 100 milyar doların ABD liderliğindeki Ukrayna yeniden inşa projelerine yönlendirilmesini ve bu projelerin kârının yüzde 50’sinin ABD’ye kalmasını, geri kalan varlıkların ABD–Rusya ortak yatırım aracına aktarılarak Ukrayna’da enerji, altyapı, madenler ile nadir toprak elementleri projelerinde Amerikan ve Rus şirketlerine açık ayrıcalıklar tanınmasını öngörüyordu.
Yani plan Ukrayna ekonomisini ABD ve Rus sermayesi arasında uzun vadeli bir paylaşım alanına dönüştürüyordu
21.yüzyılda kapitülasyon tartışmalarına dönmek
28 maddelik taslak ortaya çıkar çıkmaz sadece Avrupa ülkelerinden değil ABD içinden de büyük tepki aldı. Cumhuriyetçi Partinin bir bölümü dahi metni açıkça “teslimiyet belgesi” diye niteledi. İngiltere, Fransa ve Almanya, metni kabul edilemez bulduğunu söyleyip, ABD taslağını satır satır değiştiren bir karşı taslak hazırladı. Bu yeni taslak, Ukrayna ordusuna getirilen tavanı yükseltiyor, NATO genişlemesini fiilen imkânsız hale getiren hükümleri yumuşatıyor, Ukrayna’nın gelecekteki ittifak tercihlerinin yalnızca Kiev’in kararı olacağını vurguluyor ve Donbass ve Kırım başlıklarında ise statüyü müzakereye ve uzun vadeli çözümlere bırakan daha muğlak bir dil tercih ediyordu.
Rusya’nın kabul etmeyeceğini açıkça deklere ettiği bu öneri sonrasında bu sefer de 19 maddelik daha az detaylı, toprak düzenlemesi ve güvenlik garantilerinin ayrı siyasi karar başlıkları olarak ileriye bırakıldığı bir metin ortaya çıktı. İşte bu metin bu hafta sonu Florida’da konuşulan 19 maddelik çerçeve.
Ukrayna müzakerelerinde şimdilik durum bu, kimin çerçevesi kabul edilirse edilsin, savaş bir noktada ve bir şekilde bitecek. Savaş bitecek ama bence asıl soru şu: Diyelim ki bu sürecin sonunda Moskova (önerdiği 28 maddede somutlaşan) pek çok koşulu kendi lehine kabul ettirdi, bu Rusya’yı “kazanan” yapar mı?
Sahada ağır bedel
Rusya’nın “en iyi senaryosu”, bugün fiilen kontrol ettiği toprakların önemli kısmını hukuken tartışmalı da olsa kendi toprakları olarak “tescil etmek.” Bu, Putin’e iç kamuoyuna kendisini kazanan olarak lanse edebileceği bir anlatı sunacak.
Ama sahadaki tabloya bakınca bu anlatının maliyeti çok ağır, tam da bu nedenle inandırıcılığı düşük.
Bugün itibarıyla toplamda 250 bin Rus askerinin Ukrayna’da öldüğü, toplam Rus zayiatının ise 950 bini aştığı tahmin ediliyor.
Bu olağanüstü bir rakam. Rusya, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 2022 Şubat’ındaki işgalin başlangıcına kadar geçen dönemde girdiği tüm savaşlarda toplam kaybettiği asker sayısının yaklaşık beş katını Ukrayna’da kaybetmiş durumda. Ayrıca, Ukrayna’daki Rus kayıpları, Sovyetler Birliği’nin on yıllık Afganistan savaşındaki kayıplarının 15 katına, Rusya’nın Çeçenya’da 13 yıl süren savaşlarındaki kayıpların ise 10 katına eşit. Yani Rusya, sınırlı bir toprak genişlemesi için yüz binlerce kayıp vermiş durumda.
Yani Rusya en iyi ihtimalle, bu kayıplar karşılığında Ukrayna topraklarının beşte birini tutabildiği, Kiev’i deviremediği bir dengeye ulaşıyor.
Bu dengenin adı “zafer” mi emin değilim. Devam edeyim.
Genişlemiş ve güçlenmiş bir ittifakla yaşamak
Savaşın Kremlin için en kritik stratejik hedeflerinden biri NATO’yu bölmek ve NATO genişlemesini durdurmaktı. Ortaya çıkan tablo bunun tam tersi. Finlandiya ve İsveç geçtiğimiz 2 yılda NATO’ya katıldı. NATO’nun Rusya ile kara sınırı bir anda bin kilometrelerce uzadı. Ukrayna ordusu resmen NATO üyesi olmasa da, verilen eğitim, komuta uyumu ve teçhizat sayesinde fiilen NATO standartlarına yaklaşmış bir orduya dönüştü.
Meselenin Avrupa boyutu bu çerçeveyi daha da ağırlaştırıyor. AB üyesi ülkelerin toplam savunma bütçesi 2021–2024 arasında reel olarak yüzde 30’dan fazla arttı. Bütçe 2023’te 279 milyar avro iken 2024’te 326 milyar avroya çıktı.
AB, yeni savunma sanayi programlarını devreye soktu ve Ukrayna’yı kendi güvenlik mimarisinin uzun vadeli bir parçası olarak tanımlamaya başladı. Artık sadece Avrupa Birliği kurumlarında değil, NATO’ya üye Avrupa ülkelerinde, Britanya’da, Baltıklar’dan Kuzey Avrupa’ya uzanan Avrupa-Atlantik güvenlik çevrelerinde Rusya algısı geçici bir kriz değil, uzun vadeli ve kalıcı bir tehdit başlığı olarak kodlanmış durumda.
Yani Moskova, Ukrayna’da kısmi bir toprak tescili elde etse bile, 2021’e kıyasla çok daha sert, çok daha askerileşmiş ve kurumsal olarak daha sıkı kenetlenmiş bir Batı ile yaşamak zorunda kalıyor.
Savaşın maliyeti burada da bitmiyor.
Enerji ve ekonomik bağımlılık dönüşümü
Savaşın bir başka hedefi, Avrupa’yı Rus enerji kaynaklarına bağımlı tutmaktı. O denge de tersine döndü.
2021’de AB’nin ithal gazının yaklaşık yüzde 40’ı Rusya’dan geliyordu. Bu oran birkaç yıl içinde yüzde 15 civarına indi. Avrupa Komisyonu ve AB Konseyi verileri bu düşüşü net gösteriyor. Rus gazı artık AB enerji arzında yan rol oynuyor. Zira REPowerEU ve benzeri programlarla enerji arzı çeşitlendi. Yenilenebilir yatırımlar ve LNG altyapısı hızlandı. Rusya ile boru hattı bağı zayıflarken, enerji güvenliği söylemi Avrupa sanayi politikasının kalbine yerleşti.
Bu dönüşüme paralel olarak Rus petrol ve gazının ağırlık merkezi Asya’ya kaydı. Rus ham petrolü ihracatının neredeyse yarısını Çin, yaklaşık üçte birden fazlasını Hindistan alıyor. Taşıma ve sigorta maliyetleri arttığı için Rusya’nın eline geçen net gelir daha da düşüyor. Yeni boru hatları, Rus ihracatını uzun vadeli sabit fiyat anlaşmalarıyla Çin’e yönlendiriyor.
Yani Moskova Avrupa’yı enerjiyle baskılayabildiği bir konumdan çıkıp, Çin ve Hindistan’ın ucuz tedarikçisi olduğu bir düzene geçmiş durumda. Kısacası, savaşın sonunda “enerji silahı”nı en sert kullanan ülke, o silahın geri tepmesiyle daha dar bir ekonomik manevra alanına sıkıştı.
Savaşın Rusya’ya maliyeti burada da bitmiyor.
Bölgesel güç dönüşümü
Ukrayna savaşı sürerken Rusya için en görünür zemin kaybı Güney Kafkasya’da yaşandı. Ermenistan-Azerbaycan geriliminde Rus barış gücü artık sahada görünmez bir aktör. Hatta öyle ki Nisan 2024’te, görev süresinin bitimine yaklaşık 18 ay varken bölgeden çekilmeye başladı. Bu, Sovyet sonrası dönemde Rus silahlı birliklerinin ilk kez bir eski Sovyet coğrafyasından planlanandan erken ayrılışı.
Ardından 8 Ağustos 2025’te Paşinyan ve Aliyev, Trump’ın himayesinde barış ve karşılıklı tanıma deklarasyonuna imza attı. Anlaşmanın en kritik maddesi TRIPP (Trump Route for International Peace and Prosperity) olacaktı. TRIPP Zengezur üzerinden Azerbaycan’ı Nahçıvan’a bağlayacak hattın 99 yıllığına ABD tarafından geliştirilmesini ve bu hattın Türkiye’den Hazar ve Orta Asya’ya uzanan koridorla entegre edilmesini öngörüyordu. Ortaya çıkan Avrupa’dan Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanan ve Rusya ile İran’a uğramayan eden bir transit rotasıydı.
Kafkaslarda ortaya çıkan tablo Suriye ve Libya’dan da kopuk değil. Suriye’de 2024 sonu itibarıyla Esad rejiminin çöküşü kısmen Rusya’nın Ukrayna işgali yüzünden mümkün olabildi ve Moskova’nın Sovyetler döneminden beri üzerine inşa ettiği rejim ortaklığını fiilen bitirdi. Rusya Ortadoğu’daki en önemli müttefikini kaybetti.
Bu dönüşüm sonrasında Rusya Suriye’de konuşlu bazı gelişmiş hava savunma sistemlerini ve diğer askeri unsurları Libya’ya kaydırmak zorunda kaldı. Ancak bu kaydırma bu sefer de ABD ve Avrupa’yı Libya’da güncellenmiş bir politika arayışına itti ve Libya’nın “Rusya’nın sessizce doldurduğu bir boşluk” değil, Avrupa güvenliğine doğrudan baskı ürettiği bir dosyaya evirilmesine neden oldu.
En önemlisi bölgeden çekilme niyetinde olan Amerika bölgeye geri döndü. Elbette bölgeye dönen Amerika, ne 1990’ların kendinden emin hegemonuydu ne de 2003 Irak işgalinin rejim değiştirmeye odaklı gücü. Riskleri sınırlamaya, maliyeti müttefiklere yaymaya ve karşılığında üs, koridor ve ticari anlaşma koparmaya odaklanan daha pazarlıkçı bir aktör. Ancak biçimi değişmiş olsa da bölgedeki aktörlerin kritik dosyalarda kapısını çalmak zorunda kaldığı adres artık yeniden Amerikalılar.
Bu sonucu Rus tarafının kazanç hanesine yazmak herhalde imkânsız.
Putin’in şahsi zaferi mi?
Kremlin’in bu planı iç kamuoyuna “zafer” olarak sunması mümkün. Medya tam kontrolde. Sistematik baskı sayesinde gerçek anlamda muhalefet yok. Rejim içeride “toprak kazandık, Nazileri ve NATO’yu durdurduk, Batı’yı masaya oturttuk” anlatısını sürekli tekrar edebilir.
Fakat sürekli tekrar etmenin bu anlatının içerideki ağır faturayı görünmez kılması zor. Yazının başında yüzbinlerce askerin öldüğünden bahsetmiştim. Bunlar sadece rakamlar değil. Her ölüm bir annenin, eşin, çocuğun hayatının kalıcı biçimde değişmesi. Bu rakamlar, savaşın Rus toplumuna yüklediği demografik ve psikolojik yükü çıplak biçimde ortaya koyuyor.
Ekonomik tarafta manzara daha yumuşak değil. Putin rejimi yıllarca iki ayak üzerine meşruiyetini inşa etti: “istikrar” ve “refah.” Savaşla birlikte istikrar yerini militarizme bıraktı, refah da savaş ekonomisine. Bütçe açığı büyüyor. Bölgeler arası gelir farkı derinleşiyor. Özellikle yoksul bölgelerden gelen askerler için maaşların gecikmesi, tazminat ve sosyal haklar konusundaki şikâyetler düzenli biçimde haberlere yansıyor. Bu tablo, Kremlin’in içeride patronaj yoluyla iktidarı sürdürmesini zorlaştırıyor. Geriye sadece “güç ve tarihî misyon” anlatısı kalıyor. Bunun da karın doyurması zor.
Mevcut durum Putin rejiminin devamı için şimdilik bir başarı olabilir. Ancak Rusya’nın uzun vadeli çıkarları açısından bakınca, içinde ağır bir yenilgi taşıyan bir sözde zaferden söz ediyoruz. Yani Putin, içeride “kazandık” dese bile, Rusya’nın bölgesel etkisi daralmış olacak. Bu çelişki, orta vadede milliyetçi çevreler de dahil rejimin kendi ideolojik tabanını sarsacaktır. Putin bugün kendisi (ya da ona bağlı medya) ne derse desin “önceki kuşakların kurduğu imparatorluk alanını daraltan lider.”
Ukrayna savaşını kim kazandı?
Bu denklemin içinde gerçek bir kazanan yok. Ben buraya kadar Rusya’nın bilançosunu anlattım. Ukrayna için en iyimser senaryo bile sıkıntılı. Devlet ayakta, AB’ye hızlandırılmış entegrasyon ve NATO dışında fiili güvenlik garantileri masada. Ama ülkenin doğusunun bir bölümü fiilen kaybedilmiş olacak. Milyonlarca insan yerinden edilmiş, altyapı ağır zarar görmüş, ekonomi uzun süre dış finansman ve güvenlik yardımına bağımlı kalacak. Yani siyasi olarak varlığını koruyan, ama demografik, ekonomik ve kurumsal açıdan derin hasar almış bir Ukrayna ile karşı karşıya kalacağız. Rusya’nın rejim değişikliği arzusu Batı yanlısı olmayan bir Ukrayna hükümeti göreve gelinceye kadar devam edecek.
Batı ittifakı da bu savaştan “rahat bir kazanç” ile çıkmıyor. ABD ve Avrupa, Putin’i frenleyen ve Ukrayna’yı Rusya’ya karşı uzun vadeli bir güvenlik kuşağına ekleyen taraf konumunda. Fakat bunun bedeli yüksek. Kalıcı bir silahlanma ekonomisi, savunma ve Ukrayna destek kalemleriyle şişen bütçeler, yeşil dönüşüm ve rekabetçilik için gereken yatırımlarla savunma harcamaları arasında giderek sertleşen bir tercih seti var. Daha pahalı, daha askerileşmiş, sosyal devlet kapasitesi zorlanan ve gelir dağılımı baskı altına giren bir Avrupa bu. Bu tablo da içeride aşırı sağın güçlenmesi için elverişli bir zemin üretiyor.
Kısacası, Ukrayna savaşının sonunda karşımızda kazanan bir taraf değil, farklı biçim ve ölçülerde ağır bedel ödemiş aktörler var.
Bu savaşın sonuna yaklaşırken konuşacağımız şey kimin zaferi değil, kimin ne kadar bedel ödediği olmalı.



