COP31’e bir ay kaldı. Antalya, hükümetlerin, diplomatların, uluslararası kuruluşların ve şirketlerin iklim krizine verecekleri yanıtları tartışmaya hazırlanıyor. Aynı günlerde, 14-18 Kasım arasında, Halkların İklim Zirvesi de farklı ülkelerden toplumsal hareketleri, sendikaları, çevre örgütlerini, araştırmacıları, yerel mücadeleleri ve aktivistleri bir araya getirecek.
Ama mesele yan yana iki ayrı zirvenin yapılması değil. Asıl mesele, iklim krizine iki farklı yerden bakılması.
Bugün egemen iklim politikalarının merkezinde “dönüşüm” kelimesi var. Enerji dönüşümü, yeşil dönüşüm, net sıfır, elektrifikasyon, kritik mineraller, iklim finansmanı… Kavramlar çoğalıyor. Fakat dönüşümün kimin çıkarına, kimin mülkiyetinde ve kimin bedel ödemesiyle gerçekleşeceği çoğu zaman belirsiz bırakılıyor.
Bu nedenle Halkların İklim Zirvesi’nin temel sorusu teknik değil, politik: Nasıl bir dönüşüm ve kimin için?
Fosil yakıtlardan çıkış zorunlu. Fakat bunun maliyeti işçilere, emekçilere ve yoksullara yüklenirse buna adil geçiş diyemeyiz. Yenilenebilir enerjiye geçiş zorunlu. Ama enerji üretimi ve dağıtımı birkaç büyük şirketin denetiminde kalmaya devam ederse enerji demokrasisinden söz edemeyiz. Elektrifikasyon artabilir, elektrikli araçlar çoğalabilir. Ama bunun için başka coğrafyalar yeni lityum, kobalt ve bakır sahalarına dönüştürülüyorsa yalnızca sömürünün coğrafyası değişmiş olur.
Halkların İklim Zirvesi’nin Antalya’da kurmaya çalıştığı tartışma tam burada başlıyor.
15 Kasım’da ekolojik yıkım ve doğanın hakları konuşulacak. İklim krizinin yalnızca atmosferdeki karbon miktarından ibaret olmadığı; madencilikten su krizine, ormansızlaşmadan biyoçeşitlilik kaybına kadar çok daha geniş bir ekolojik yıkımın parçası olduğu tartışılacak.
16 Kasım’ın ana başlığı fosil yakıtlardan çıkış ve enerji demokrasisi. Burada mesele yalnızca hangi enerji kaynağını kullanacağımız değil. Enerji kimin kontrolünde? Kim üretiyor? Kim erişebiliyor? Kim yoksun kalıyor? Fiyatları kim belirliyor? Enerji bir meta mı, yoksa temel bir hak mı?
17 Kasım savaş, militarizm ve barış gününe ayrılmış durumda. Bu başlık özellikle önemli. Çünkü iklim tartışmaları uzun yıllar boyunca askeri harcamaları, savaşları ve militarizmi neredeyse görünmez kıldı. Oysa savaş yalnızca insanların yaşamını değil, toprağı, suyu, tarımı ve bütün yaşam alanlarını tahrip ediyor. Askeri bütçelerin hızla büyüdüğü bir dünyada ekolojik kriz ile militarizm arasındaki bağı konuşmadan iklim adaletinden söz etmek giderek daha güç.
18 Kasım’da ise agroekoloji ve gıda egemenliği gündemde olacak. Endüstriyel tarımın yarattığı ekolojik yıkım, şirketlerin tohum ve gıda sistemleri üzerindeki hakimiyeti, küçük üreticilerin giderek artan baskı altında olması ve suya erişim bu tartışmanın parçaları.
Halkların İklim Zirvesi’nin önemli yanlarından biri de yerel mücadelelerin katılımı. Çünkü ekolojik kriz soyut bir gelecek tehdidi olarak yaşanmıyor; maden sahasında, termik santralin yanında, suyu azalan köyde, ormanı kesilen bölgede, tarım alanı daralan ilçede bugün yaşanıyor. Bu nedenle yerel mücadelelerin yalnızca deneyim aktaran ya da “örnek vaka” sunan konuklar olarak değil, iklim siyasetinin doğrudan öznesi olarak zirvede yer alması önemli.
Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen mücadelelerin birbirleriyle temas etmesi de başlı başına bir mesele. Bir yerde maden, başka bir yerde enerji, başka bir yerde su ya da tarım üzerinden ortaya çıkan çatışmalar çoğu zaman aynı ekonomik ve siyasal tercihlere bağlanıyor. Yerel deneyimlerin yan yana gelmesi, tek tek mücadelelerin ortak yönlerini görünür kılabilir; ekolojik yıkımın parçalı değil, bütünlüklü bir mesele olduğunu daha açık biçimde gösterebilir.
Bu aynı zamanda bilgi meselesi. Ekolojik yıkıma ilişkin bilgi yalnızca uzman raporlarında üretilmiyor. Yıllardır aynı bölgede yaşayanların, üretim yapanların, suyun nasıl değiştiğini, toprağın nasıl verimsizleştiğini, hangi geçim kaynaklarının ortadan kalktığını görenlerin bilgisi de iklim politikasının parçası olmak zorunda. Halkların İklim Zirvesi’nin güçlü olabilmesi, tam da bu bilgiyi ve mücadele deneyimini merkeze ne kadar taşıyabildiğiyle ilgili.
Ama bu başlıkları birbirinden ayrı düşünmek mümkün değil.
Bir maden projesi aynı zamanda su meselesidir, tarım meselesidir, sağlık meselesidir, emek meselesidir. Bir enerji politikası aynı zamanda mülkiyet meselesidir. Bir savaş aynı zamanda ekolojik yıkımdır. Gıda sistemi aynı zamanda sınıfsal bir meseledir. Bu yüzden emek, toplumsal cinsiyet, sağlık, gençlik, demokrasi ve haklar zirvenin bütün tartışmalarını kesen ortak eksenler olarak yer alıyor.
Zirvenin önemli yanlarından biri de COP31’i dışarıdan izlemekle yetinmemesi. COP31’de her gün ne konuşulduğu takip edilecek, özetlenecek ve ardından forumlarda tartışılacak. Amaç yalnızca “müzakerelerde bugün ne oldu?” sorusuna yanıt vermek değil. Asıl soru, COP’ta konuşulanlarla insanların yaşadığı gerçeklik arasındaki mesafenin ne kadar büyük olduğu.
Çünkü iklim politikalarında ciddi bir temsil sorunu var.
Krizin en ağır sonuçlarını yaşayanların çoğu karar masalarında yok. Küçük üretici yok, enerji yoksulluğu yaşayanlar yok, işçiler yok, yerel ekoloji mücadeleleri yok. Buna karşılık fosil yakıt şirketleri, finans kuruluşları ve büyük yatırım aktörleri iklim siyasetinin merkezinde yer almaya devam ediyor.
Bu çelişki tesadüf değil.
İklim krizi yalnızca yanlış politikaların sonucu değil. Sürekli büyümeyi, daha fazla üretimi, daha fazla enerji tüketimini ve doğanın sınırsız bir kaynak olarak kullanılmasını zorunlu kılan ekonomik sistemin sonucu. Bu nedenle iklim krizinin çözümü de birkaç teknolojik düzenlemeye ya da yeni yatırım paketlerine indirgenemez.
Halkların İklim Zirvesi’nin önemi, hazır bir reçete sunmasında değil. Farklı mücadelelerin birbirini duyabileceği, ortak sorular sorabileceği ve ortak bir yön arayabileceği bir alan açmasında.
Bugün Antalya’ya doğru ilerlerken asıl mesele, iklim krizinin nasıl yönetileceği değil; nasıl bir toplumsal dönüşümün mümkün olduğu. Bu dönüşüm yeni yatırım alanları, yeni maden sahaları ve yeni eşitsizlikler üreterek de kurulabilir; enerjiyi, gıdayı, suyu ve yaşamın temel koşullarını kamusal, müşterek ve demokratik biçimde yeniden örgütlemeyi hedefleyerek de.
Halkların İklim Zirvesi açısından tartışılması gereken yer tam da burası. Ekolojik krizi sermayenin yeni birikim alanlarıyla yönetmeye çalışmak değil, üretimin, enerjinin, gıdanın ve yaşamın nasıl örgütleneceğini yeniden tartışmak. Ve bunu, krizin bedelini ödeyenlerin deneyiminden, bilgisinden ve mücadelesinden başlayarak yapmak.
Yeniçağ Kıbrıs sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.




