iktibasEcehan BaltaKapitalizmin son aşaması: Barbarlık - Ecehan Balta

Kapitalizmin son aşaması: Barbarlık – Ecehan Balta

Orjinal yazının kaynağıilketv.com.tr

ABD ve İsrail’in İran saldırısı

Kapitalizmin kendini “normal” işleyiş içinde yeniden üretemediği her dönemeçte, çıplak kuvvete daha çok yaslandığını biliyoruz. ABD ve İsrail’in Venezuela’nın ardından İran’a saldırısı, bu eğilimin hızlandırılmış hali: ABD fosil düzenin zor aracılığıyla sürdürülmesini sağlamaya çalışıyor.

Evet, ABD’nin kendi petrol üretimi büyük ölçüde kendine yeterli; yani ABD “petrole muhtaç” olduğu için değil, petrolün fiyatını, sigortasını, sevkiyatını, boğazlarını, yani dolaşımını kontrol ettiği ölçüde hegemonik kalabildiği için savaş siyasetine abanıyor.

Bunu görmek için haritaya bakmak yetiyor. Son günlerde çatışmanın yayılmasıyla birlikte, Hürmüz Boğazı merkezli deniz taşımacılığı kesintiye uğradı. Çok sayıda tanker açıkta demirledi, sevkiyatlar yavaşladı, savaş riski sigortaları fırladı. ABD yönetimi “gerekirse donanma eskortu” ve “tanker sigortasına kamu desteği” gibi seçenekleri dile getirerek dünyaya şu mesajı veriyor: Akış, benim askeri ve finansal güvencem olmadan mümkün değil.

İran: Enerji haritasında bir ağırlık merkezi

OPEC İran’ı, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervine sahip ülkeleri arasında üst sıralara koyuyor. 2025’te İran için yaklaşık 208,6 milyar varil bandında bir kanıtlanmış rezerv büyüklüğü zikrediyor. İran, “petrolü var” olmanın ötesinde, uzun vadeli fiyat ve arz beklentilerini etkileyebilecek bir rezerv derinliği taşıyor. Bu yüzden İran’a dönük her askeri hamle, yalnızca bugünkü üretimi değil, “geleceğin arzını” da siyasal risk olarak fiyatlanıyor.

İran’ın üretimi rezervi kadar büyük değil. Çünkü üretim kapasitesi sadece jeolojiyle değil, sermaye, teknoloji, yatırım, yaptırımlar, sigorta, finansman ve lojistikle belirleniyor. Yine de OPEC raporlarına göre 2025 ortalama üretiminin 3,26 milyon varil/gün civarında seyrettiği belirtiliyor.

İran petrolü fiilen çok büyük ölçüde Asya pazarına, özellikle de Çin’e akıyor; ama bu ticaret ambargo nedeniyle iz sürmeyi zorlaştıran yöntemlerle yürüyor.

Yaptırımlar sıkılaştığında, alıcıların kotaları daraldığında ya da bölgesel risk arttığında İran’ın kullandığı kritik bir teknik var: Petrolü denizde depolamak. Reuters’ın Ocak 2026 tarihli haberine göre, İran’ın denizde depoladığı petrol 166–170 milyon varil aralığına çıkarak rekor seviyeye gelmiş; bu miktar yaklaşık 50 günlük üretime eşdeğer diye not düşülmüş. Bu ayrıntı, “İran’ın petrol varlığı”nın artık sadece yeraltı rezervi değil, deniz üstünde dolaşan bir envanter anlamına da geldiğini gösteriyor. Ve bu envanter, gerilim anlarında piyasaya “arz gölgesi” olarak yansıyor.

İran petrolünün stratejik anlamı, tek başına varil sayısı değil; o varilin geçtiği boğazlar ve sigorta rejimleri. Hürmüz Boğazı, küresel deniz yoluyla taşınan ham petrolün çok büyük bir bölümünün geçtiği bir “dar kapı”. AP, Hürmüz’den küresel deniz yoluyla ham petrol ticaretinin yaklaşık üçte biri ve likit doğalgazın da önemli bir kısmının geçtiğini vurguluyor.

Sonuçta İran’ın petrol varlığı, bir “rezerv” meselesi olmaktan öte, bir akış egemenliği meselesine dönüşüyor. Bugün İran’a yönelen saldırı, bu yüzden “bölgesel bir gerilim” değil; dünyanın petrol damarlarına basan, hegemonya rekabetinin ve kaynak savaşlarının genişleyen cephesidir.

Zincirin karanlık gölgesi: Yeşil ekstraktivizm

Diğer yandan, bu tabloyu yalnızca “petrol” üzerinden kurarsak resmin yarısını görmüş oluruz. Resmin diğer tarafında Çin’in yenilenebilir enerji ve batarya tedarik zincirlerinde biriken kapasitesi var. IRENA’nın 2025 değerlendirmesine göre 2024’te dünyaya eklenen yenilenebilir kapasitenin yaklaşık %64’ü Çin’den gelmiş. Bu, Çin’i sadece tedarikçi değil, aynı zamanda dönüşümün “hız belirleyicisi” yapıyor. Ama burada mesele, “Çin çok üretim yapıyor” gibi teknik bir rekabet değil; her iki tarafın da enerjinin biçimini kendi elinde mevcut bulunan, dolayısıyla güçlü olduğu kaynağa göre değiştirmeye çalışması.

Yeşil enerji “temiz” bir gelecek masalıyla pazarlanırken, bu masalın ham maddesi çoğu yerde kirli bir şimdiki zaman üzerinden çıkarılıyor. Ormanlar kesiliyor, su havzaları kurutuluyor, yerli halklar yerinden ediliyor, işçiler güvencesizleştiriliyor. Böylece “enerji dönüşümü”, kapitalizmin elinde bir iklim çözümü olmaktan çıkıp dünyayı dev bir maden sahasına çeviren yeni bir birikim hamlesine dönüşüyor. Yani fosil hegemonyadan kaçarken, eğer aynı büyüme mantığına mahkumsak, bu kez “yeşil” etiketli bir ekstraktivizmin içine düşüyoruz.

ABD’nin petrol akışını askerileştirmesiyle Çin’in tedarik zinciri kapasitesinin jeopolitik güce dönüşmesi, birbirinin alternatifi değil; aynı krizin iki farklı yönetim tekniği. Bir yanda boğazlar ve donanmalar; diğer yanda maden lisansları, rafineri kapasiteleri, ihracat kotaları. Biri akışı silahla “güvenceye alıyor”, diğeri tedariki “stratejik” ilan ederek kilitliyor. Sonuç değişmiyor: Halklar için daha fazla güvencesizlik, doğa için daha fazla yağma.

İkili şantajı reddetmek: petrol barbarlığı mı, maden barbarlığı mı?

Bugün bize dayatılan seçenek şu: “Ya fosil düzenin ‘gerçekçiliği’ ya da yeşil dönüşümün ‘zorunluluğu’.” Oysa bu bir tuzak. Çünkü fosil düzenin savaşla sürdürülmesi de, ‘yeşil’ maden genişlemesinin normalleştirilmesi de aynı sınıfsal ve emperyal mantığın ürünleridir ve ikisi de bize aynı şeyi söylüyor: “Bedeli siz ödeyeceksiniz.”

Bu ikili şantajı reddetmeden ne barış mümkün, ne iklim adaleti. O yüzden gerçek seçenek, “ABD’nin petrol düzeni mi, Çin’in yeşil düzeni mi?” değildir. Gerçek seçenek şudur: Enerji ve maden politikalarını şirketlerin, orduların ve jeopolitik blokların elinden alıp toplumun müşterek kararı haline getirmek.

Bu da somut olarak şunları gerektirir:

  • Fosil yakıtlardan çıkışın savaşla değil, adil ve planlı biçimde yapılması; savaş bütçelerinin iklim ve sosyal korumaya aktarılması.
  • Maden talebini büyüten “sonsuz büyüme” mantığına sınır koymak; dönüşümü azaltım, onarım, yeniden kullanım ve kamusal planlama üzerinden kurmak.
  • Enerjiyi bir meta değil, kamusal hak ve müşterek olarak örgütlemek: enerji demokrasisi, yerel-kamusal üretim, sendikal güvenceler.
  • Akış yollarının militarizasyonuna karşı ve ABD-İsrail saldırganlığını durdurmak için bölgesel ve küresel bir barış hattı kurmak

Savaşın ve yağmanın iki biçimi arasında seçim yapmak zorunda değiliz. Zorunda olduğumuz tek bir şey var: Petrol barbarlığına da, yeşil barbarlığa da karşı; barışı, iklim adaletini ve müşterek yaşamı savunmak.

Diğer yazıları

Çernobil’in 40. yılında: Nükleer belaya karşı hafıza ve mücadele – Ecehan Balta

25 Nisan 2026 Cumartesi günü Sinop’ta, Nükleer Karşıtı Platformun...

Felaketten mücadeleye: Tarihsel Materyalizm İstanbul Konferansı – Ecehan Balta

Bu yıl üçüncüsü yapılan Tarihsel Materyalizm İstanbul 2026 konferansının...

Karbon piyasasının maskesi düştü: Avrupa’da ETS tartışması – Ecehan Balta

Emisyon Ticaret Sistemi, ya da kısa adıyla ETS, en...

Diyarbakır’da kaya gazı: Hayırlı bir iş mi? – Ecehan Balta

Son birkaç gündür haberlerde Diyarbakır’da kaya gazı ve kaya...

Toprağın hafızası kadınlarda, mülkiyeti erkeklerde – Ecehan Balta

Heinrich Böll Vakfı tarafından yayımlanan “Toplumsal cinsiyet: Toprağın kadınları, kadınların...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,969TakipçilerTakip Et
824AboneAbone Ol

Son eklenenler

1 Mayıs kitapları: Meydanlardan romanlara – Kıvanç Eliaçık

1 Mayıs, toplumların hafızasında yaşayan bir gün. Edebiyatta ve...

Ermeniler, Aleviler, “Kılıç Artıkları” ve devlet – Yetvart Danzikyan

Cumhuriyet gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat kendi sosyal medya hesabından...

Antikomünizmin kazara komünist propagandaya dönüşümü – Kavel Alpaslan

Ahşap döşemeli geniş bir salondan içeri girdiğinizi düşünün: Karşınıza...

OPEC’te deprem ve Türkiye! – Hediye Levent

Petrol İhraç Eden Ülkeler Organizasyonu (OPEC) Birleşik Arap Emirlikleri’nin...

Kıbrıs’ta Bölünmüşlük ve Dayanışma Arasında 1 Mayıs – Çağla Elektrikçi

1 Mayıs, yalnızca takvimde bir gün değil; işçi sınıfının...

Birleşik Arap Emirlikleri, nereye doğru koşuyor? – Özkan Yıkıcı

Küçük olsa da birçok özellik gizletilerek öyle bir Körfez...

Dünya Siyasetinin Deneme Alanı – Şener Elcil

Dünya siyaseti ekonomi üzerine kurulmuş olup, tüm siyasi sistemler,...

Sadece sürücüyü değil, aracı da değiştirmek gerekiyor – Fikret Başkaya

‘Siyasal iktidar denen şey, bir sınıfın başka bir sınıfı...

Canlı yayın