Öyle fazla kuramsal bilgi vermek niyetinde değilim. Tanımlama falan da yapmayacak durumdayım. Eğer niyetiniz anlamak ve oradan da yorumlama niyetiniz varsa, sıralanacak gelişmeleri doğru anlayarak sonuca varırsınız. İsimleri ve olanların niteliğini kolayca koyarsınız. Yok, “bana necilik” veya “çok bilmiş” havalarla acite kısırlığına da ihtiyaç duyarsanız, yine aynı havanda su dövmenin ötesine çıkamazsınız.
Gerçekten dünyamız kaynıyor. Gramsci’nin dediği gibi, “sistem öldü ama doğum gerçekleşemiyor”. Şu anlaşılmalı: Neoliberalizm artık tükendi. Tükendi de yerini alacak seçenek yok. Bunun sancıları yaşanmaktadır. Belirsizlik ve kriz ise şiddeti artırır. Seçeneksizlikler ise daha otoriter yönelişe gider. Amerika’nın önemli donanmaları bölgemize sanki sıraya girmiş gibi geliyor. Bazısı Akdeniz’de, bazısı da Körfez’de olacak; bu da öncekilerden belliydi. Hedef hep son dönem adresi olan İran. Ama İran’daki netlik yok. Hangi planın daha öne çıkacağı belli değil. Doksanların stratejik şer hedefi olan İran, ambargolardan saldırılara kadar hep hedef alındı. Öyle bir normallik oluşturuldu ki nedeni dahi sorgulanmıyor. Şimdi de İran rejiminin nasıl yıkılacağı veya değiştirilerek nasıl hafifletileceği planları algısal tartışmada.
Ama gemiler geliyor. Kocaman filolar etrafımızda dolaşacak. Tabii son gelişmelerin miraslarından biri de Kıbrıs’taki kurulan üslerdir; bunu da eklesem yanlış olmaz.
Kısaca Amerika, şimdi yine askerî gücünü artırarak bölgemizde. Ama hangi plan? Tahminlerin dışına da çıkan pek yok. Bu arada Irak da nasibini aldı. Maliki’nin başbakan olma olasılığına tehdit ve ambargolar yağdırılması, Trump’ın ağzından hemen çıktı.
Senelerdir ezberlediğimiz bir Orta Doğu projesi vardı. Bunun devamı sürüyor. Trump buna Hazar Denizi’nden Akdeniz’e uzanan bölge planını da kattı. Yani Kafkaslar’da, İsrail ve Amerikan dostu Azerbaycan’dan Ermenistan’a kadar olan hat şimdiden hesaba katıldı.
Olanlar ortada. Hele ilk adımlardan Irak deneyimi apaçık. Ama gelişmelerin nereye doğru gittiğini kuzey ve doğu komşularımızda anlamak çok da zor değil. Türkiye’deki siyasal İslam deneyimi zaten tüm ağırlığıyla bizim de sırtımızda. Sadece güncel haberlerin tüm sansürlemelerine rağmen karşımıza gelir. Ama doğu komşumuzda olanlar hâlâ yeterince anlaşılabilmiş değil.
Hemen birkaç örnek verelim: Suriye’nin Lazkiye kentinde vali yayımladığı genelgeyle kadınların dairelerde makyajlı olmalarını yasakladı. Şu Lazkiye ki bir zamanlar K. Kıbrıs’tan tek gemiyle gidilen, Türkiye dışı limandı. Oranın Alevi ağırlıklı olduğunu da eklesem yanlış olmaz.
Kadınların kesilip dördüncü kattan atılması veya örülü saçların kesilip teşhir edilmesi, bunlar Suriye’nin son gelişmelerine örnektir. Ama Batı ve bölge ülkeleri ısrarla cihatçı yapılı HTŞ’yi Şam kentinde resmî yönetim olarak kabul ettirmeye çalışmaktadır. Hem de katliamların olduğu, önemli saldırıların yaşandığı günlerde AB ve Amerikan yetkilileri Şam’da cihatçılara övgüler yağdırıp resmileştirmeye uğraşmaktaydı.
Tabii ki bedel yine Kürtlere ödetiliyor. Bir zamanlar onları destekleyen Amerika, bazı haklarını almalarına dahi yardımcı olmadı. Son Kobani kuşatması sırasında yaşanan felaketler hiç Batı’nın ve komşu ülkelerin umurunda olmadı.
Bu arada tutuklu olan IŞİD militanlarının bir yandan serbest kalması, öte yandan Irak’a kaydırılması, ilgili örgütün yeniden aparat olarak gündeme gelme korkularını oluşturdu. Ama bu konuda çıt yok. Türkiye ise gayet memnun. Hem Suriye’de belirli yerleri kontrol ederken dış politikada sistemsel rolü de öne çıktı. Üstelik kendisiyle anlaşan cihatçı bir rejim Şam’da bulunuyor.
Kürtler ve Filistinliler, son yıllarda bize önemli dersler veriyor. Gazze’deki soykırımın nasıl seyredilip üstüne destek verilmesi gerçeği artık örtülemez. Ama Gazze diye Filistin gerçeği artık kolonileştirme döngüsünde. Kürtler ise Suriye deneyimiyle Amerika’nın nasıl kullandığını yaşayarak gördü. Daha açık ifadesiyle: Amerika’nın eski Orta Doğu temsilcisi Jeffrey’nin açıklamalarıydı. HTŞ olayı ve İdlib’te yetiştirilmeleri konusunu resmen itiraf etti. Terörist denilirken onları nasıl kolladıklarını, Türkiye denetiminde eğittiklerini ve alan açtıklarını anlattı. Bir anlamda Orta Doğu oyununda gerici cihatçılığın Batı’nın resmî desteğiyle nasıl hâkim kılındığı, uygulayıcı diplomat tarafından ifade edildi.
Peki Kıbrıs: Hep yaşadığımızı yaşıyoruz. Ama hâlâ inisiyatifi kalmayan BM, “iki toplum” örtüsüne bağlı bir söylemi sürdürüyor. Oysa görüldüğü gibi kapı aşmayı dahi karara alamıyorlar. Hele örneğin, sanki kendisi yetkiliymiş gibi konuşan Tufan’ın Erenköy’e girmesinin dahi izne bağlı olduğunu unutması, bu politik kısırlığın göstergesidir. Sınır gerçeğini Kıbrıs koşullarını düşünmeden sıfatlandırıp zamircilik oynamanın sonuçlarını yaşıyoruz. Ama kirlilik ve yalan bizde bol; her an olmaya adaydır.
Şimdi isterseniz anlayın, isterseniz anlamayın. Ama yaşam akıyor. Bölgemiz, kaynayan yapısıyla ve altüst olan sosyolojik koşullarıyla bir siyasal dans alanına dönüşmüş durumda.



