16 Şubat 2026, Pazartesi
18.8 C
Lefkoşa
iktibasPınar DemircanPandemiden Çernobil’e inkar, ihmal ve bir öngörü - Pınar Demircan

Pandemiden Çernobil’e inkar, ihmal ve bir öngörü – Pınar Demircan

Orjinal yazının kaynağıYeşil Gazete

Dünyayı kasıp kavuran koronavirüs salgını sokaktaki yaşama es verdirip hayatı mekanların içine sıkıştırınca şehirdeki insanın doğadan kopuk oluşu da daha dramatik hale geldi. Özellikle İstanbul gibi yoğun nüfuslu ve yeşile hasret kentlerde nefes alınabilecek alanlar kaçınılmaz olarak kalabalıklar ürettiği için parklar, bahçeler, deniz kenarları da yasak. Üstelik bir aydan fazla bir süredir koruma adı altında eve kapatılan 20 yaş altı ve 65 yaş üstü insanlar için bu durumun anlamı daha da büyük zira, dışarıya adım atmalarının karşılığı gittikçe dibe vurmuş olan ekonomik koşullarda karşılaşabilecekleri fahiş para cezaları. Tek teselli ise bu günlerin sağlıklı şekilde atlatılması halinde “yakında” çayıra, çimene güneşe, seyirlik denize yeniden kavuşma ihtimali… Ne var ki virüs yeterince öldürücü ve bulaşıcıyken hayati risk teşkil etmeyen iş yerlerinde üretime devam edildiği için salgının hız kesmesi pek mümkün değil. Bu nedenle bir ay sonrası için pandemiye veda planları kamuoyuna ilan edilirken alınmayan önlemler nedeniyle alınan önlemlerin manasızlaştığı ortam eve kapatılabilenlerin kapatılma sürelerinin uzayacağına ve bir süre daha gerçeklerin inkar edileceğine delalet.

Risk sosyoloğu Ulrich Beck hayatın içine işlemiş olan genel riskler karşısındaki siyasi tavırda inkar ve ihmalin çok belirleyici olduğundan bahseder [1]. Bu açıdan siyasi iktidarın bugün koronavirüs karşısında almadığı önlemler diğer bir deyişle gerçeklerden kaçınma hali tam da 34 yıl önce 26 Nisan’da yaşanan Çernobil nükleer felaketi karşısında dönemin siyasi iktidarının sergilediği tavra denk düşer. Etkisi milyonlarca yıl sürecek radyoaktif parçacıkların patlamayla havaya karışarak binlerce kilometre katetmesi bugüne dek milyonlarca insanın sağlığını dolayısıyla yaşamını olumsuz etkilemiş lakin nasılsa Türkiye’ye hiç uğramamıştır(!). Dönemin başbakanı Turgut Özal ‘radyoaktif çay daha lezzetlidir’ derken, yeni mahsul fındıklarla çaylar okullarda, kışlalarda bedava dağıtılmış, dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren ise radyasyon olmadığını kabul etmeyen toplumsal muhalefete “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” yanıtını vermiştir.

2000 yılında Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından yürütülen bir çalışmayla devlet eliyle yapılacak resmi bir araştırmanın önemine işaret eden bulgular ortaya konmuşsa da ülke genelinde Çernobil etkisinin tespit edilmesine dönük bir araştırmalardan kaçınılmış, ‘radyasyon yok, sağlık tehlikesi yok’ oyununun oynanması tercih edilmiştir. Oysa Avrupa’da Çernobil nükleer felaketinin etkileri üzerine Nükleer Silaha ve Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler (IPPNW) tarafından 2016 yılında yapılmış olan araştırma Çernobil’in 2050 yılına kadar 40 bin yeni kanser vakasının nedeni olacağına işaret etmektedir.

‘Risk analizi’nin ardındakiler..

Beck bilimsel rasyonellikte dönüm noktası addedilen risk bilincinin, ileri uygarlıkta ortaya çıkmış olmasına rağmen modernlikle çelişircesine baskılandığına dikkat çeker. Buna göre riskler teori ile pratiğin ayrımına, uzmanlık ehliyetlerine; kurumsal yetki alanlarına; değer ve olgu arasındaki ayrıma; siyaset, kamuoyu; bilim ve ekonominin görünürdeki alanlarıyla çakışır.[2] Bugün de dünya genelinde ekonomilerin, yatırımların istikrarsızlaştığı ortamda siyasi iktidarlar bir şekilde dizginleri elden bırakmadan süreci atlatma gayesini taşıyor. Nitekim Çernobil nükleer felaketinin etkilerinin inkar edilmesinin arka planında çalışan siyasi akıl yurttaşlarının sağlığını, selametini öncelemektense gelecekte nükleer santral sahibi olma ihtimalini saklı tutmak adına küresel nükleer endüstri ile söz birliği yapmıştır. Nihayet bu ketum tavır meyvelerini (!) 2010 yılında Mersin’e nükleer santral kurulmasının yeniden gündeme getirilmesiyle vermiştir.

Yıllardır sivil toplumun sesinin yargı ve yasama süreçlerinde boğulmasının, toplumsal muhalefetin yok sayılmasının neticesinde birinci reaktörün inşaatı tamamlanma aşamasına gelmişken elektrik üretimine başlanacağı ilan edilen 2019 yılına göre şimdiden dört yıllık bir gecikme hasıl oldu. Siyasi iktidarın tarihi olaylarla yaratmaya çalıştığı özdeşlik algısı gereği nükleer santralin operasyona başlaması Cumhuriyetin yüzüncü yılına tekabül eden 2023 yılına yetiştirilmek isteniyor. Ancak bu planın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na yetişmesi için gereğinden hızlı bitirildiği ve risk taşıdığından dem vurulan Marmaray sürecine benzemesi bir felaketle sonuçlanabilir. Dolayısıyla şu anda genel hayat açısından aciliyeti olmayan bir iş olması itibariyle beş bin işçinin çalıştığı inşaatta faaliyetlere ara verilmeden devam edilmesi, bu felaketin ayak sesleri sayılabilir.

Gerçekleşmemiş felaketi şimdiden durdurmak

Konfiçyüs’ün ‘geleceği belirlemek istiyorsanız geçmiş üzerinde çalışın’ sözünün bu topraklarda maalesef karşılığı fazlasıyla var. Meseleyi Akkuyu NGS ile ele alınca, bunca yılda siyasi refleksin değişmemesi bir yana boynuzun kulağı geçtiği söylenebilir ki bu durum yaşanabilir bir gelecek açısından büyük risk teşkil ediyor.

Pandeminin müsebbibi bir çok ülkenin suçlamalar yönelttiği bir ülkeyken dahi önlemlerin alınmasından geri durulurken nükleer santralin kurulmasına önayak olan bir siyasi iktidarın sınır aşan etkilere haiz nükleer felakete yol açması halinde inkarcılığı daha öteye taşıyacağı muhakkak. O zaman insanlarla araya konan fiziki mesafenin yerini doğaya karşı çekilecek set alırken yaşamak için alınan nefese, beslenmek için gereken gıdaya hep biraz endişeyle yaklaşılacak. Kuşkusuz yasama, yargı erklerinin yürütme erkinin çatısı altında toplandığı, Millet Meclisi’nin hiç olmadığı kadar güçten düştüğü bir siyasi altyapı varken, inşaatı devam ettirilen nükleer santralin yapımının durdurulmasının artık beyhude olduğu düşünülebilir. Ne var ki her geçen senenin yeni sorunlar ve bir öncekine göre daha kötü sürprizler getirdiği deneyimlendiği üzere, gerçekleşmemiş olan felaketlerin mucizelerle durdurulandan niye farkı olsun? Öyleyse o mucizenin kendimiz olabileceğini düşünmemize de bir mani yok…

*

[1]: Beck, U. Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru, Çev: Kazım Özdoğan, Bülent Doğan, İthaki , İstanbul P. 356

[2]: a.g.e , 106

Diğer yazıları

Nükleer atıklar gündelik yaşamın neresine düşer? – Pınar Demircan

Bir kentin gündelik yaşamı sessiz bir süreklilik üzerine kuruludur....

Karadeniz’deki Çernobil Kirliliği: 40 Yıl Sonra Açığa Çıkan Bulguların Stratejik Zamanlaması – Pınar Demircan

Siyasal söylemlerde giderek sıklaşan “nükleer caydırıcılık” vurgusu, İran’a yönelik...

Akkuyu NGS: Türkiye’nin aşil topuğu – Pınar Demircan

İsrail ve ABD'nin nükleer silah tehdidini araçsallaştırarak ’80lerden itibaren...

Yapay zekânın doğal problemi: Tırmandıracağı iklim krizi – Pınar Demircan

Son yılların Bermuda Şeytan Üçgeni halini alan savaş, iklim değişikliği ve...

Yapay zekânın doğal problemi: Tırmandıracağı iklim krizi – Pınar Demircan

Son yılların Bermuda Şeytan Üçgeni halini alan savaş, iklim değişikliği ve...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,995TakipçilerTakip Et
773AboneAbone Ol

Son eklenenler

Sömürgecilig Goşullarında EKTAM Direnişi – Halil Karapaşaoğlu

6 Şubad 2026 tarihinde DEV-İŞ’e bavlı EMEK-İŞ, EKTAM KIBRIS...

Bir Veda Konuşması ve Sanata Dair Bazı Düşünceler – Niyazi Kızılyürek

Kilisede takım elbisesiyle tabut içinde yatan adamın yanı başında...

Onlarca ifade, yüzlerce isim, milyonlarca belge, sıfır dava – Aras Coşkuntuncel

Temsilciler Meclisi Üyesi Jerry Nadler: Epstein’ın suç ortaklarından kaçını suçladınız?...

Başkanın tüm tarafları – Fehim Taştekin

Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) kontrolündeki stratejik manivela araçlarının neredeyse...

Tek seçenek reddetmek – Serdar M. Değirmencioğlu

Militarizmin, acımasızlığın ve utanmazlığın her gün ısrarla bütün dünyaya...

Laikliği sahiplenmek sınıfsaldır – Korkut Boratav

Sosyalist sol düşün üzerinde sahibi olduğu ağırlığı, küçük parlamento...

Çöp meselesi: Bir sınıf ve mekân rejimi – Ecehan Balta

Şehirlerin bir alışkanlığı var: Kirliliği görünmez kılmak. Çöp poşeti...

Silahlanmada Alman-Fransız rekabeti – Yücel Özdemir

Bundan yaklaşık dokuz yıl önce, temmuz 2017’de Almanya ve...

Canlı yayın