ABD, kendisini savaşa sürükleyen İsrail dışında, ne dünyada ne de Amerikan toplumunda güçlü bir destek bulabiliyor. Aksine, Trump hükümetinin bariz bir yalnızlık ve sorgulama ile karşı karşıya olduğu görülüyor. 2003’te George Bush’un Irak’ı işgal etmesi ile çok benzerlikler gösteren bu İran müdahalesine gelen tepkiler neden farklı?

Bilindiği üzere 28 Şubat’ta İsrail ve ABD saldırıları ile İran savaşı başladı. Bununla beraber İsrail’in güney Lübnan’a da saldırması, İran’ın da İsrail’e ve bölgedeki Amerikan üslerine saldırıları ve Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla birlikte savaş tırmanıyor. Ve her gün çocuklar, insanlar bombalar altında ölmeye devam ediyor. Ancak bu kez ABD, kendisini savaşa sürükleyen İsrail dışında, ne dünyada ne de Amerikan toplumunda güçlü bir destek bulabiliyor. Aksine, Trump hükümetinin bariz bir yalnızlık ve sorgulama ile karşı karşıya olduğu görülüyor. Peki, 2003’te George Bush’un Irak’ı işgal etmesi ile çok benzerlikler gösteren bu İran müdahalesine gelen tepkiler neden farklı? Bunu anlayabilmek için aradan geçen 23 yıl içinde nelerin değiştiğine bakmamız gerekiyor.
11 EYLÜL VE AFGANİSTAN
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle dünya “tek kutuplu” bir düzene evrilmiş, ABD ise “tek süper güç” olarak küresel ölçekte hegemonyasını kurmuş görünüyordu. Bu dönemde hem siyasal hem de ekonomik alanda liberalizmin zaferi ilan edilmiş ve küreselleşme zirve yapmıştı. Ancak New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne yönelik 11 Eylül 2001 El-Kaide saldırıları adeta bu dönemin kısa süreceğini gösteren bir işaret oldu. ABD bu saldırıya sert bir karşılık vereceğini ilan etti ve nitekim George W. Bush yönetimi tarafından yürütülen askeri müdahaleler özellikle Ortadoğu’da dengeleri köklü biçimde sarsan bir sürecin başlangıcı oldu.
11 Eylül saldırılarının ardından ABD, öncelikle Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 51. maddesine dayanarak meşru müdafaa hakkını ileri sürmüş ve BM Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararının ardından 7 Ekim 2001’de askeri bir operasyon başlatmıştı. Bu operasyon ile Taliban rejimi Aralık 2001’de devrildi, fakat ülkedeki isyan ve çatışmalar uzun süre devam etti. Neticede, 20 yıl sonra ABD ve NATO güçlerinin Afganistan’dan çekilmesinin ardından Taliban Ağustos 2021’de yeniden iktidara geldi. Uzun süreli savaş ve devlet inşası çabalarına rağmen Taliban’ın yeniden iktidara gelmesi Amerika için tam bir hezimet sayılabilir.
2003 IRAK İŞGALİ
Lakin George W. Bush Afganistan’a saldırmakla yetinmedi. 2003’te ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri, Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğu ve terörizmle bağlantılı olduğu iddialarıyla Irak’ı da işgal etti. ABD ve İngiltere bu müdahaleyi “önleyici savaş” (pre-emptive war) doktrinine dayandırarak Irak’ın ileride tehdit oluşturabilecek kitle imha silahları geliştirdiğini savunmuştu. Ancak BM Güvenlik Konseyi işgal için açık bir askeri yetki vermediği için müdahalenin uluslararası hukuki meşruiyeti yoktu.
Mart 2003’te başlayan Irak işgali kısa sürede Bağdat’ın düşmesi ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesiyle sonuçlandı. Ancak devlet kurumlarının dağıtılması ve ordunun feshedilmesi ülkede ciddi bir güç boşluğu yaratarak uzun süreli isyanlara, mezhepsel çatışmalara ve siyasi istikrarsızlığa yol açtı. ABD birlikleri büyük ölçüde 2011’de Irak’tan çekilse de ülkede yıllarca süren şiddet yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine ve bölgesel istikrarsızlığın derinleşmesine neden oldu. Bu ortamda İslamcı radikal örgütler güç kazandı ve özellikle 2014’te ortaya çıkan IŞİD Irak ve Suriye’de geniş bölgeleri kontrol altına aldı. Sonuçta Irak’ta rejim değişikliği gerçekleşmiş olsa da ülke ve bölge uzun süreli bir güvenlik krizine sürüklendi. Irak’ı işgal ederek dünyayı daha güvenli hale getirme iddiasıyla başlatılan bu müdahale, geride daha fazla şiddet, terör ve insani yıkım bıraktı.
O ESKİ GÜCÜNDE DEĞİL
Amerika’nın bu müdahaleleri emperyalist girişimler ve petrol ve stratejik çıkarlarla bağlantılı hamleler olarak değerlendirildiyse de, ABD bu operasyonları yürütürken arkasında geniş bir müttefik desteği toplamayı da başarmıştı. Bunun bir nedeni 11 Eylül saldırılarının uluslararası kamuoyunda belirli bir meşruiyet zemini yaratmış olmasıdır. Ancak daha önemli bir etken, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan “tek kutuplu” uluslararası düzende, kurduğu liberal uluslararası düzenin başlıca hegemonu olarak, ABD’nin yalnızca askeri gücünü değil, propaganda ve ikna kapasitesini, yani yumuşak gücünü de etkili biçimde kullanabilmiş olmasıydı. Bu sayede ABD birçok devleti söz konusu savaşlarda kendi yanında konumlandırmayı başarmıştı.
Halbuki Irak’ın işgali BM tarafından açık biçimde onaylanmamış, dolayısıyla uluslararası hukuk açısından son derece tartışmalı, hatta “hukuksuz” olarak nitelendirilen bir operasyondu. Amerikan yönetimi başlangıçta müdahaleyi BM kanalları üzerinden meşrulaştırmaya çalışmış, yani BM’nin sağlayabileceği uluslararası meşruiyeti bütünüyle göz ardı etmemişti. Ancak Güvenlik Konseyi’nden açık bir yetki çıkaramayınca Washington yine de askeri müdahaleye gitti ve fiilen BM’yi devre dışı bıraktı. Bu olay, her ne kadar uluslararası hukuk ve normların temsilcisi olarak tasarlanmış olsa da, BM’nin büyük güçlerin karşısında etkisiz ve çoğu zaman mevcut uluslararası güç dengelerini yansıtan ve sınırlı bir etki alanına sahip bir kurum olduğunu tüm çıplaklığıyla gösterdi. Nitekim o dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın “Amerika’nın kendi kurduğu kurumları, kendi koyduğu kuralları ve ilkeleri” ihlal ettiğini öfkeyle dile getirmesi de bu gerilimin açık bir ifadesiydi.
İÇERİDE GÜVENLİKÇİ DİZAYN
İç siyasete bakarsak, 2001–2003 arasında ABD yönetimi, kendi kamuoyunda 11 Eylül saldırılarının yarattığı korku atmosferini kullanarak terörizm tehdidini sürekli vurguladı ve ulusal güvenliği koruma söylemi etrafında güçlü bir milliyetçi birlik duygusu oluşturdu. Bu süreçte medya ve siyasi söylemde Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu ve terörizmle bağlantılı olduğu iddiaları öne çıkarılarak kamuoyu hem güvenlik kaygıları hem de vatanseverlik duyguları üzerinden savaşlara destek vermeye yönlendirildi. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler bu konuda Kongre’de genellikle birlikte davrandılar. Güvenlik söylemi ile milliyetçi mobilizasyon iç içe geçirilerek, askeri müdahaleler iç politikada meşrulaştırıldı. Bu propaganda ve söylem stratejileri, savaş karşıtı seslerin marjinalleştirilmesine ve kamuoyunda müdahalelerin kaçınılmaz ve gerekli olduğu yönünde güçlü bir algı oluşmasına katkı sağladı.
TRUMP’IN DEĞERSİZ YALNIZLIĞI
Peki Donald Trump bugün İran savaşı konusunda hem uluslararası alanda hem de kendi kamuoyu nezdinde neden geçmişteki gibi meşruiyet ve destek üretemiyor?
Öncelikle dünya değişti. 2000’li yılların başında Amerika’nın liderliği altındaki tek kutuplu liberal düzen, yerini ABD hegemonyasının daha fazla sorgulandığı “çok kutuplu” bir uluslararası düzene bırakmış durumda. Çin ve Rusya’nın yükselişiyle birlikte Washington’ın küresel üstünlüğü ciddi biçimde aşındı. Bir yandan Rusya’nın Ukrayna’yı işgali Batı merkezli güvenlik düzenine meydan okurken, diğer yandan on yıllardır yüksek büyüme hızını sürdüren Çin ABD’nin ekonomik liderliğini sarstı. Sonuçta ABD Trump yönetimi altında mevcut düzenden artık yeterince yarar sağlamadığına kanaat getirdi ve yalnızca başlıca rakipleriyle değil, geleneksel müttefikleriyle de gerilimler yaşamaya başladı. Gümrük tarifeleri, ticaret savaşları ve zaman zaman dile getirilen toprak talepleri, Washington’ın uzun yıllar boyunca dayandığı ittifak ağını da aşındırdı. Neticede ABD bugün hâlâ önemli bir askeri güce sahip olsa da uluslararası siyasette bir zamanlar sahip olduğu ikna kapasitesini ve yumuşak gücünü büyük ölçüde kaybetmiş durumda. Başka bir ifadeyle, ABD artık küresel düzenin tartışmasız lideri olarak değil, kaba gücüne güvenen, zorbalık yapan ve giderek daha fazla sorgulanan bir aktör olarak görülüyor.
ULUSLARARASI DÜZENİN ÇÖKÜŞÜ
İkinci olarak, 2003’te BM’nin açık onayı alınmadan gerçekleştirilen Irak işgali, yalnızca uluslararası hukukun meşruiyetini zedelemekle kalmadı, aynı zamanda Rusya veya İsrail gibi diğer güçlerin de benzer müdahalelerini meşrulaştıran bir emsal yarattı. Bu gelişme, BM başta olmak üzere uluslararası kurumların, hukuk ve normların giderek zayıflamasına ve etkisizleşmesine yol açtı. Öyle ki bugün, 2026 yılında, Amerikan hükümeti bir ülkeye saldırmayı düşündüğünde artık BM’ye başvurarak uluslararası meşruiyet arama gereği bile duymamakta. ABD ve Rusya gibi büyük güçler açısından BM giderek daha az ciddiye alınırken, diğer ülkeler arasında bu kurumların ve uluslararası düzenin esasen büyük güçlerin hegemonyasını yansıtan ve pekiştiren araçlar olduğu yönündeki kanaat güçlenmiş durumda. Böyle bir ortamda uluslararası siyaset giderek çıplak güç ilişkilerine indirgenmekte, güçlü olanın zayıfı ezdiği ve bunun neredeyse olağan kabul edildiği bir “orman kanunu” mantığı öne çıkmaktadır. Yani 2000’lerin başındaki güya kurallı ve idealist dünya düzeninden bugün geriye pek bir şey kalmış gibi görünmüyor. Dolayısıyla başka ülkeler için ahlaken Amerika’yı desteklemek için de fazla bir sebep kalmamış durumda.
Üçüncü faktör ise Amerika’da Trump’ın şahsiyetinde şekillenen sağ popülizmin seçim öncesi verdiği vaatlerle ilişkili. Trump, seçim kampanyalarında başka ülkelerde rejim değiştirme savaşlarına son verme, Amerikan askerlerini yurtdışındaki çatışmalardan çekme ve ülke kaynaklarını öncelikle Amerika’nın iç sorunlarına yönlendirme sözü vermişti. İran savaşıyla birlikte bu söylemlerin boş birer slogan olduğu da ortaya çıkmış oldu. Nitekim Irak savaşının yol açtığı ekonomik ve askeri maliyetler nedeniyle zaten ciddi bir savaş yorgunluğu yaşayan Amerikan toplumu için Ortadoğu’da yeni bir askeri maceraya girmek hiç cazip değil. Amerikalılar için İran gibi uzak bir yerde neler olduğundan çok sağlık sigortası primleri, işsizlik oranları ve benzin fiyatları gibi meseleler önemli ve bütçenin iç sorunlar yerine yine savaşa aktarılıyor olması tepki çekiyor. Üstelik bu tam da Epstein dosyaları gündemdeyken oluyor.
ABD’DEKİ KUTUPLAŞMANIN ETKİSİ
Öte yandan 2003’te Irak savaşına ilişkin karar Kongre’de iki partinin de desteğiyle alınmışken, İran savaşında benzer bir mutabakatın bulunmaması ABD iç siyasetinin bugün çok daha derin bir kutuplaşma içinde olduğunu göstermekte. Dahası, İran’a yönelik askeri hamlenin Kongre büyük ölçüde devre dışı bırakılarak neredeyse tamamen Trump’ın inisiyatifiyle yürütülmesi, Amerikan demokrasisinin bu son yılda geçirdiği olumsuz dönüşümü de yansıtıyor. Üstelik devlet harcamalarının kısıldığı, bu bahaneyle binlerce memurun işten atıldığı bir dönemde savaşa harcanan milyarlarca doların yanı sıra artan petrol fiyatları ve beklenen diğer ekonomik maliyetler de düşünüldüğünde, bu savaşın hem fazla sürdürülebilir olmayacağı hem de siyasi sonuçlarının Trump açısından ciddi riskler barındırdığı söylenebilir.
Dördüncü ve oldukça önemli bir diğer faktör ise dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durumla ilgili. Irak savaşı dönemini de kapsayan 2002–2007 yılları arasında yüksek bir büyüme ivmesi yakalamış olan küresel ekonomi, o dönemden bu yana benzer bir genişleme süreci yaşayamadı. Önce 2008 küresel finans krizi, ardından 2020’deki COVID-19 pandemisi dünya ekonomisini derinden sarstı. Buna Çin’in yükselişi, dijitalleşme ve otomasyonun birçok geleneksel sektörü dönüştürmesi, istihdam olanaklarının daralması ve yaşam maliyetlerinin hızla artması da eklendi.
Sonuç olarak, birçok ülkede geniş kesimler kendilerini daha güvencesiz ve görece daha yoksul bir konumda buldu. Eşitsizliğin belirgin biçimde arttığı bu dönemde devletlerin önceliği küresel ölçekte “dünya polisliği” yapmak değil, kendi toplumları içinde yükselen popülist ve radikal akımlarla başa çıkmak haline geldi. Bu nedenle enerji krizi yaratacak, yaşam maliyetlerini artıracak ve küresel ekonomide yeni bir belirsizlik dalgası yaratacak bir İran savaşına destek vermek pek çok ülke açısından pek savunulabilir bir seçenek değil. Ayrıca Irak ve Afganistan savaşlarının yarattığı uzun süreli maliyetler ve başarısızlık algısı, ABD’nin müttefikleri arasında askeri müdahalelere karşı belirgin bir yorgunluk ve şüphecilik de doğurdu. Avrupa hükümetleri bugün daha çok ekonomiyi nasıl canlandıracakları, sosyal harcamaları nasıl sürdürecekleri ve böylece seçimleri popülist hareketlere kaptırmamayı nasıl başaracakları sorusuna odaklanmış durumda.
ÇİN VE RUSYA’DAN BEKLENTİLER
Yine de insan, saldırgan ABD ve İsrail’e karşı diğer ülkelerin bu gelişmeler karşısında en azından uluslararası hukuku ve devletlerin toprak bütünlüğü ile egemenliğini hatırlatan daha net bir tutum sergilemesini bekliyor. Ancak olup bitenleri kenardan izleyen Rusya ve Çin’i bir yana bırakırsak, birçok ülkenin esas olarak Trump’ı yatıştırmaya çalıştığını ve güçlü bir karşı duruş sergilemekten kaçındığını görüyoruz, bir istisna haricinde: ABD ve İsrail karşısında fazlaca temkinli davranan İngiltere ve Almanya gibi ülkelerin aksine, Pedro Sánchez liderliğindeki İspanya’nın çok daha net ve ilkesel bir tutum alması dikkat çekici. Bu duruş bir yandan uluslararası hukuka ve insan hayatına daha fazla vurgu yapan sosyalist siyasi gelenekle, diğer yandan da Irak savaşı gibi müdahalelerin yarattığı sonuçlardan çıkarılmış tarihsel derslerle açıklanabilir. Zira geçmiş deneyimler, büyük güçlerin askeri müdahalelerinin her zaman karşı bir direniş, isyan ve daha büyük istikrarsızlıklar ürettiğini gösteriyor.
Bu nedenle İspanya’nın aldığı pozisyonun Avrupa’nın “merkezinden” değil de görece “periferisinden” gelmesi belki de tesadüf değildir. Bu tutumun dünya kamuoyunda güçlü bir yankı bulduğu da görülüyor. Ancak yalnızca kamuoyunun değil, hükümetlerin de uluslararası kurallara ve normlara daha tutarlı biçimde bağlı kalması gerekir. Aksi takdirde uluslararası sistemin bu şekilde giderek daha da çıplak güç siyasetine evrilmesi, dünyayı daha derin krizlere ve tehlikeli çatışma dinamiklerine sürükleyebilir. Ülkelerin dayanışma içinde birlikte hareket ederek zorbalığa karşı bir dur demesinin vakti geldi de geçiyor. Umarız ki İspanya gerçekten yalnız değil, sadece ilk.




