Yalta Konferansı’nda, İkinci Dünya Savaşı galibi Sovyetler Birliği ve ABD önderliğindeki devletler arasında paylaşılan dünyada oluşan dengeler, Soğuk Savaş ve Sovyetler’in dağılmasından sonra alt üst olmuş durumdadır.
İkinci Dünya Savaşı sonunda elde ettiği üstünlükle, kendi para birimi doları uluslararası ticarette resmi olarak dayatan, dünyanın en borçlu ülkesi ABD, istediği oranda para basma hakkına sahip olması nedeni ile hem kendi ekonomisini ayakta tutabilmekte hem de diğer ülke ekonomilerini baskı altına alabilmektedir.
Bu üstünlüğü sürdürmek için elinde bulundurduğu avantajları kullanarak sürekli politika geliştiren ABD, dünyada yaşanan siyasi gelişmelerin baş aktörü durumundadır.
Savaşlar eskisi gibi ordularla veya asker sayısı fazla olanın üstünlüğü ile değil, teknolojik ve ekonomik üstünlükle kazanılmaktadır.
Salgın hastalıkların önlenmesi, gıdaya ulaşımın kolaylaşması, dünya ölçeğindeki savaşların bitmesine bağlı hızla artan dünya nüfusunu, iklim değişikliklerine bağlı kuraklıklar, doğal afetler, insan eli ile çıkarılan salgın hastalıklar veya doğum kontrol yöntemlerinin geliştirilip, yaygınlaşması bile önleyememektedir.
Azalan temiz su, gıda ve enerji kaynaklarını kendi tekellerine almak isteyen küresel güçlerin, “yeni dünya düzeni” olarak tanımladıkları ve yıllar öncesinden yürürlüğe koydukları projesi artık açık açık görülmektedir.
Dünyada devam eden huzursuzluğun temelinde, bu güne kadar etkin olan Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları Mahkemeleri gibi uluslararası kurumların işlevsiz kalması ve uluslararası hukuk olarak kabul edilen prensiplerin teknolojik, askeri ve ekonomik gücü elinde tutan devletler tarafından dikkate alınmaması yatmaktadır.
Küresel güçler, yeni dünya düzenlerini yerleştirene kadar “hukukun gücü yerine güçlünün hukukunu” kullanmaya kararlı görünmektedirler.
Bu alanda ilerlemek için de başta Çin, Rusya, İran, Kuzey Kore ve onlarla iş birliği yapan ülkeleri hedeflerine koymuşlardır.
ABD Başkanı Donald Trump, küresel güçlerin temsilcisidir ve attığı her adım onların planlarını ileriye taşımayı hedeflemektedir.
Trump’ın Orta Doğu ile ilgili izlediği siyasetin, Irak savaşını başlatan Bush’tan, Irak’ta bir milyondan fazla insanın ölmesine neden olup, Nobel Barış Ödülü bile verilen Obama’dan, Clinton’dan ve Biden’dan veya İngiliz İşçi Partisi Hükümeti’nin Başbakanlığ’ını yapmış Tony Blair’den farkı yoktur.
Küreselcilerin planları uzun vadelidir. Amaçlarına hizmet için sol veya sağ ideolojiden gelen siyasetçileri kullanma konusunda ayrım yapmazlar.
Dünyamızda ABD ve İngiliz orjinli Yahudi kökenli bir grup insanın sahibi olduğu uluslararası şirketler olarak tanımlayabildiğimiz bu güçler, ulus devletlerin eyaletlere dönüştüğü, onların kontrolunda uluslararası sermayenin serbestçe iş yaptığı, terörün olmadığı, onların istediği oranda din ve milliyetçilik üzerinden siyaset yapıldığı, enerji, gıda ve su kaynaklarını kendi tekelci kullanımlarına verildiği, bölgesel yönetimler yaratmak için uğraş vermektedirler.
Yeni dünya düzeni olarak ortaya koydukları yapılanmayı hayata geçirirken, onlara hizmet edecek siyasetçileri taşeron devletlerin başına getirmektedirler.
Bu siyasetçileri göreve getirirken ellerinde tuttukları medya organları yardımıyla, parlatıp, geniş kitlelerin beğenisine sunmakta, bazen seçimle, bazen de zorla atayarak, kitleleri kontrol altına almaktadırlar.
Göreve getirdikleri işbirlikçi siyasetçilerin, tüm yanlış ve usulsüzlüklerine bilinçli olarak göz yummakta, hukuksuz girişimlerini örtmekte, zor duruma düştüklerinde onlara her türlü desteği vermektedirler.
Görevde kalmaları, sorgusuz sualsiz küresel güçlere hizmet etmeye ve onlara sadakate bağlıdır.
Hizmette kusur edenler ve görevini yerine getirmeyenler, küresel güçlerin elindeki medya kanalları kullanılarak gözden düşürülürler, seçim maskaralığı yoluyla veya gizli servislerin organize ettiği halk ayaklanmaları ile devre dışı bırakılırlar.
Sonuna kadar hizmet edenler ise rejimle anlaşarak, anayasal dokunulmazlık zırhının arkasına saklanıp, kendi ülkelerinde emeklilik yaşarlar veya ABD’nin bir eyaletinde ölene kadar korunurlar.
Küresel güçlerin bölgemizde ve özellikle Türkiye’de yaptıklarına baktığımızda yukarıda sıraladığım gelişmeleri tüm açıklığı ile görürsünüz.
Terör örgütlerini kurdurup mali olarak destekleyen ve kullanan küresel güçlerdir.
Örneğin Hamas’ı kurdurup, onu İsrail üstüne saldırtan da, İŞİD’i kurdurup Suriye başta olmak üzere Orta Doğu ülkelerinde sorun çıkartan da, PKK’nın faaliyetlerine destek veren de onlardır.
Suriye, Lübnan, Irak, İsrail , Libya ve Kıbrıs’ta yaratılan etnik ve dinsel çatışmaların arkasında da onlar vardır.
Şimdi ulus devletleri bölüp, eyaletlere dönüştüren de onların siyasetidir.
Irak ve Suriye’de bağımsız Kürd devleti fikrini ortaya atıp, engelleyen de onlardır.
“Barış Süreci” diyerek PKK’nın Suriye’ye geçmesini isteyen, sonra da İŞİD’çi Şam yönetimini Kürtlerin üstüne salan da onlardır.
İsrail’in Gazze’yi yıkıp harabeye döndürmesine ve 80 bin insanın etnik soykırım yaparak kadledilmesine göz yuman da barış planı önerenler de onlardır.
“Barış Kurulu” adı altında Birleşmiş Milletler örgütünü dışlayarak, Trump’ın önderliğinde kurulan yapıyı organize edenler de onlardır.
Yukarıda yazdıklarımızı değerlendirerek, icraatlarına baktığımızda “Ben, Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanıyım” diyen Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin, 2000’li yılların başında Türkiye’deki Kemalist rejimi yıkmak ve Türkiye’yi küresel güçlere açıp onlara hizmet için getirildiğini söylersek yanlış mı söylemiş oluruz?



