İktidarın ‘dezenformasyonla mücadele’ kılıfıyla yasalaştırdığı düzenleme, basın özgürlüğünden doğa ve emek savunmasına kadar uzanan geniş bir alanda sansür ve baskı aparatına dönüştü. Sadece son iki ayda yaşananlara bakalım: Alican Uludağ, 20 Şubat’tan ve İsmail Arı, 22 Mart’tan beri tutuklu. İkisinin de gazetecilik faaliyetleri suç sayıldı. Akbelen direnişinin önde gelen isimlerinden Esra Işık 1 Nisan’da, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen 17 Mart’ta tutuklandı. Ve son olarak UMUT-SEN örgütlenme koordinatörü Başaran Aksu… O da 9 Nisan’dan beri cezaevinde.
‘GAZETECİLİK SUÇU’
Alican Uludağ, hakkında hazırlanan iddianamede, “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” ile suçlanıyor. Uludağ’ın, İstanbul Atatürk Havalimanı saldırısını planlayan IŞİD mensuplarının tahliye edildiğine ilişkin haberi ve sosyal medya paylaşımları gözaltı kararına gerekçe gösterilmişti. İsmail Arı da, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” ve bazı haberleri nedeniyle suçlandı. 21 gündür cezaevinde. Hakkında henüz iddianame yazılmadı. Önceki gün Birgün’de, tutuklanmasına gerekçe gösterilen haberlerinin arkasında olduğunu söylediği bir yazı dizisine başladı. İsmail soruyor: “Tutuklanmama gerekçe olarak gösterilen haberlerden biri Yunus Emre Vakfı’ndaki soygun. Peki, bu vakıf soyulmadı mı? 630 milyon TL’lik vurguna imza atılmadı mı? Bunun neresi yalan veya yanıltıcı bilgi?”
‘ÖRGÜTLENME SUÇU’
İddianamesi hazırlanan diğer kişi, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen. AKP’ye yakınlığıyla bilinen Hanifi Şireci’ye ait Sırma Halı fabrikasında çalışan işçiler ücretlerini alamadıkları için eylem başlatmıştı. İşçilere destek için katıldığı basın açıklamasındaki sözleri nedeniyle, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla tutuklanan Türkmen için savcılık “siyasi yasak” talep etti. İşçinin kopan kolunun, dökülen alın terinin hesabını sormak, sendikal faaliyeti engelleme gerekçesi yapılıyor. Ne demişti Mehmet Türkmen: “Daha iki ay önce işçinin iki tane kolu koptu, işçi öldü burada. Hesap soran oldu mu? Bu memlekette patronsanız, zenginseniz işçinin hakkına çökebilirsiniz, güvenlik önlemi almayıp işçinin ölümüne sebep olabilirsiniz, cinayet işleyebilirsiniz, kimse sizden hesap sormaz. Bu ülkede yasalar zenginler için geçerli değildir. İşçi hak arayınca sendikacısını tutuklar, copuyla karşısına dikilir, yasak kararı getirir, öyle değil mi?…” Kolları kopan işçinin şikayetçi olmaması iddianamede kanıt olarak sunulmuş. İş davalarının uzun sürmesi nedeniyle tedavi olamamaktan korktukları için işçilerin şikayetçi olmaktan çekindiklerini bize sahadan, direnişin tam ortasından, yine Mehmet başkan anlatıyor.
‘DİRENİŞ SUÇU’
Başaran Aksu… O da Türkmen gibi yıllardır ‘yerinden’ değil, ‘sahadan’ sendikacılık yapıyor. İşçilerin kendi mücadelelerini doğrudan yönetmesini amaçlıyor. İşçilerin sadece sendika üyesi olmasını değil kendi kararlarını aldıkları yapılar kurmasını savunuyor. Dolayısıyla Başaran, Umut-Sen içinde sadece bir yönetici değil; işçi sınıfının yerel ve bağımsız birimlerde kendi gücünü inşa etmesi için çalışan bir saha koordinatörü. Soma ve Ermenek’te, Soma Holding ve Uyar Madencilik gibi şirketlerin ödemediği kıdem ve ihbar tazminatları için yıllarca süren mücadeleyi yönetti. Çayırova ve Esenyurt depo işçilerinin işten çıkarmalara ve düşük ücretlere karşı başlattığı, Tuncay Özilhan’ın evi önündeki eylemlere kadar uzanan süreçte strateji ve saha koordinasyonunu yürüttü. Başaran, Akbelen direnişinde de yer aldı. Maden şirketlerinin (özellikle LİMAK ve İÇTAŞ ortaklığı olan YK Enerji) kömür çıkarmak için köylünün tarlasını elinden almasının, o köylüyü yarın o madende düşük ücretle çalışan bir işçi haline getirme süreci olduğunu savundu ve bu nedenle Akbelen’de “toprağını savunan köylü ile emeğini savunan işçi aynı saftadır” fikrini örgütleyerek ortak bir direniş zemini kurmaya çalıştı. Akbelen direnişinin sembol isimlerinden olan yaşam savunucusu Esra Işık’ın tutuklanmasını eleştiren sosyal medya paylaşımında, Akbelen’deki “holding talanını” teşhir ettiği gerekçesiyle tutuklandı. “Yanıltıcı bilgiyi yayma” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ile suçlanıyor.
Gerçeği, emeği ve toprağı savunmak; sermayeye her ihtiyaç duyduğunda can suyu olan bu iktidar için artık resmen “suç” ilan edilmiş durumda. Gazetecinin kalemi, işçinin yumruğu ve köylünün toprağı aynı ablukada; ancak bu kuşatma, savunduğumuz hakikatin haklılığını daha da netleştiriyor.



