“Nereden uydurdun şimdi ABD hegemonyasının sonunun geldiğini?” dediğinizi duyar gibiyim. “Venezuela devlet başkanını yatak odasında derdest eden, Avrupa ülkelerine aba altından —bile değil— üstünden sopa gösteren, İran’a ‘ibibikler öter ötmez, sütler kaymak tutar tutmaz ordayım’ şarkısını armağan eden ABD’nin mi hegemonyası sona ermiş?” der gibisiniz de; demeyin. Hegemonya ve külhanbeylik (dominance) ayrı şeylerdir.
Kendi çıkarını karşındaki sınıfa, toplumsal kesime, hatta ülkeye sanki onun “da” çıkarıymış gibi yutturabilme, inandırabilme kapasitesiyle ilgilidir hegemonya; höt zöt (force) yetmez, bir katakulli, bir inandırıcılık (power) ister; bir rıza ve meşruiyet ister.
Hadi biraz hocalık yapayım: Antonio Gramsci’nin siyaset kuramında hegemonya, egemen bir sınıfın toplumun bütünü üzerinde kurduğu entelektüel ve ahlakî liderlik kapasitesini ifade eder. Bu kavram, iktidarın yalnızca ekonomik üstünlükten ya da siyasal toplumun uyguladığı çıplak baskıdan ibaret olmadığını; aksine sivil toplum alanında inşa edilen rıza ve meşruiyet zeminine dayandığını ortaya koyar. Siyaset bilimi literatüründe bu meşruiyet zemini, Max Weber’in vurguladığı üzere, yönetilenlerin yönetenlerin emirlerine duyduğu gönüllü itaat ve sistemin yasal-aklî rasyonelliğine olan inançla pekişir.
Machiavelli’nin iktidarı yarı insan yarı hayvan olan bir Centaur’a benzetmesi gibi, hegemonik düzenler de yasa ve rıza ile zor ve şiddetin diyalektik birliği üzerine kurulur. Bu noktada Hannah Arendt’in yaptığı ayrım hayatî bir önem taşır: İktidar (power), insanların birlikte hareket etmesinden ve kolektif rızasından doğan bir kapasite iken; zor (force) veya şiddet, bu rızanın yokluğunda ya da yetersizliğinde devreye giren araçsal ve dışsal bir kuvvettir. Dolayısıyla gerçek bir hegemonya, zora başvurma ihtiyacının asgariye indiği, yönetenlerin tikel çıkarlarının toplumun bütünü için birer ortak duyu hâline getirildiği ve rızanın meşruiyet yoluyla kurumsallaştığı bir liderlik hâlidir: “Süngüyle (force) iktidara gelirsiniz ama inandırıcılığınız, meşruiyetiniz (power’ınız) yoksa o süngünün üstüne oturamazsınız.”
ABD hegemonyası 1960 sonları, 1970 başlarından bu yana zaten tartışmalı ama artık bu hegemonyanın açıkça, alenen sona erdiğine, tartışma dışına çıkıp tarihsel bir gerçek, bir realite olduğuna dair bir tarih verilmesi gerekseydi; bu tarih Mark Carney’nin Davos’ta konuştuğu tarih olurdu. Şimdi biraz başa saralım; sizi önce bu konuşmadan 1500’lere götüreyim, oradan da bugüne dönelim; dünya-ekonomide hegemonyaların nasıl kurulduğu, nasıl dönüştüğü ve yeni hegemonyaların diğeri üzerine nasıl inşa edildiğine bir bakalım. ABD hegemonyasının yıkılışını anlayabilmek adına güzel bir yolculuk olacağını düşünüyorum.
Dünya tarihi, yalnızca kralların, diplomatik kongrelerin ya da orduların arz-ı endam ettikleri bir tarih değildir; aynı zamanda sermaye birikiminin, kendi yeniden üretimi için uygun siyasal biçimleri yaratma, bu biçimleri evrensel normlar hâline getirme ve bu normlar tarihsel işlevlerini yitirdiğinde onları tasfiye etme sürecidir. Immanuel Wallerstein’ın dünya-sistemi analizi, kapitalist dünya-ekonomisinin doğası gereği istikrarsız olduğunu; bu istikrarsızlığın ancak belirli tarihsel dönemlerde ortaya çıkan hegemonik güçler aracılığıyla yönetilebilir kılındığını gösterir. Hegemonya, bu bağlamda, salt askerî ya da ekonomik üstünlükten ibâret değildir. Hegemonik bir güç; üretim, ticaret ve finans alanlarında belirleyici bir verimlilik üstünlüğü kurabildiği ölçüde ve bu üstünlüğü hukuk, kurumlar ve ideoloji yoluyla evrenselleştirebildiği ölçüde hegemon olur. Başka bir deyişle hegemonya; kuralları koyabilme, bu kuralları doğal ve kaçınılmaz gösterebilme ve geniş bir rıza üretebilme kapasitesidir.
Ancak bugün, Mark Carney’nin Davos 2026 kürsüsünde dile getirdiği şu tespit — “Nostalji bir strateji değildir; artık bir geçiş döneminde değiliz, kuralların, ittifakların ve hatta gerçekliğin parçalandığı bir kopuş anındayız” — bu hegemonik çevrimlerin artık alışıldık bir kriz evresinde olmadığını göstermektedir. Carney’nin bu ifadesi, tekil bir siyasal görüşten ziyade, küresel finans mimarisinin içinden gelen bir aktörün, mevcut düzenin restore edilebilirliğine dair inancın egemen sınıflar nezdinde dahi çöktüğünün açık kabulüdür.[1] Bu bağlamda kopuş (rupture), basit bir güç değişimini ya da bir hegemonun yerini bir başkasına bırakmasını değil; hukuksal normların bağlayıcılığını yitirdiği, kurumsal yapıların işlevsizleştiği, hegemonik rıza üretim mekanizmalarının çözüldüğü ve askerî güç ile sermaye birikiminin mekânsal olarak ayrıştığı çok katmanlı bir yapısal krizi ifade eder. Wallerstein’ın bifurcation (çatallanma) kavramıyla işaret ettiği bu eşik, zorunlu olarak tek yönlü bir yıkımı değil; sistemin geleceğinin artık önceden belirlenemez olduğu, açık ve kaotik bir tarihsel momenti tanımlar.
Sistematik inşa: Kanlı şafaklar ve düzen kurucu hukuklar
Wallerstein’a göre bir devletin hegemon olabilmesi için üretim, ticaret ve finans alanlarında rakiplerine karşı belirleyici bir verimlilik üstünlüğü kurması gerekir. Ancak bu üstünlük, kendiliğinden ve barışçıl biçimde ortaya çıkmaz. Hegemonik çevrimler, neredeyse istisnasız biçimde, büyük ölçekli sistemik savaşların ardından, yeni güç ilişkilerini hukukileştiren ve meşrulaştıran düzen kurucu çerçeveler aracılığıyla kurumsallaşır. Wallerstein’ın “uzun yıkım dönemleri” ya da “Otuz Yıl Savaşları” olarak kavramsallaştırdığı bu süreçler, dünya-sisteminin yeniden ayarlandığı tarihsel eşiklerdir.
1. Hollanda ve Vestfalya (1618–1648): İlk hegemonik çevrim, Avrupa’yı harabeye çeviren Otuz Yıl Savaşları’nın ardından şekillenir. Hollanda; tarımda verimlilik, gemi yapımında teknik üstünlük ve Amsterdam merkezli finansal ağları sayesinde sistemin ilk hegemonu hâline gelir. 1648 Vestfalya Antlaşması ise bu ekonomik üstünlüğü, Avrupa merkezli bir egemenlik hukuku zeminine oturtur. Ancak Vestfalya düzeni, evrensel bir hukuk olmaktan ziyade, merkezin kendi iç ilişkilerini düzenleyen bir çerçevedir. Periferi açısından bu düzen; siyasal egemenliğin tanınmasından çok, sistematik mülksüzleştirme, emek disiplininin zorla tesis edilmesi ve kaynak aktarımının kurumsallaştırılması anlamına gelmiştir.[2]
2. Britanya ve Metternich Düzeni (1792–1815): Napolyon Savaşları, Fransız Devrimi’nin eşitlikçi ve evrenselci iddialarının sistem geneline yayılma potansiyelini bastırırken, Britanya hegemonyasının önünü açmıştır. 1815 Viyana Kongresi ile kurulan Metternich Düzeni, Britanya’nın sanayi devrimiyle elde ettiği üretim üstünlüğünü siyasal bir dünya düzenine dönüştürür. Bu dönemde “serbest ticaret”, evrensel bir ahlakî ilke değil; Britanya’nın sanayi verimliliğini küresel ölçekte dayattığı hegemonik bir aygıttır. Britanya, rızayı serbestlik söylemi üzerinden üretirken, küresel pazarın bekçiliğini donanması aracılığıyla üstlenmiştir.[3]
3. ABD ve Bretton Woods (1914–1945): 1914–1945 arasındaki dünya savaşları bütünü, hegemonik çevrimlerin en yıkıcı fakat aynı zamanda en kurucu evresidir. 1944 Bretton Woods Sistemi, doları küresel dolaşımın merkezine yerleştirirken, ABD hegemonyası yalnızca askerî ve ekonomik bir üstünlük değil; liberalizmin evrensel norm olarak sunulduğu jeokültürel bir zafer biçimini alır. Bu dönem, hegemonik rıza üretiminin tarihsel olarak en sofistike örneğini temsil eder.
Hegemonyadan tahakküme: Rızanın çözülmesi ve finansallaşma
Giovanni Arrighi’nin Wallerstein’a eklemlenen temel tespiti şudur: Her hegemon, üretim alanındaki üstünlüğünü kaybetmeye başladığında, bu kaybı telafi etmek için finansallaşmaya yönelir. Arrighi’nin Sistemik Birikim Döngüleri (Systemic Cycles of Accumulation – SCA) çerçevesinde “hegemonyanın sonbaharı” olarak adlandırdığı bu evrede, sermaye birikimi meta üretiminden çekilerek finansal genişleme üzerinden sürdürülmeye çalışılır.[4]

Bu nedenle finansallaşma, ani bir kopuş ya da 2026’ya özgü bir istisna değildir. ABD açısından bu süreç, 1970’lerdeki sinyal krizi ile başlamış; üretim kapasitesinin giderek Doğu Asya’ya kaymasıyla derinleşmiş ve bugün artık terminal krize evrilmiştir. Carney’nin Davos’taki tespiti, bu uzun yapısal sürecin gecikmiş bir itirafından ibarettir. Ancak bu kopuşun asıl belirleyici boyutu, sermaye birikiminin mekânsal yeniden örgütlenmesidir. Bugün yaşanan, askerî gücü elinde tutan ABD ile sermaye birikiminin yeni merkezi hâline gelen Çin arasındaki yapısal çatallanmadır. Küresel birikim kapasitesi ile küresel şiddet aygıtı artık aynı coğrafyada değildir. Carney’nin sözünü ettiği “gerçekliğin parçalanması”, tam da bu mekânsal ayrışmanın siyasal ve kurumsal yansımasıdır.[5]
Bu noktada Wallerstein’ın hayatî ayrımı belirleyici hâle gelir: Hegemonya, rıza ve meşruiyet yoluyla yönetimdir; dominance (tahakküm) ise rızanın çözüldüğü koşullarda zor, yaptırım ve tehdit yoluyla düzeni ayakta tutma çabasıdır. ABD, rıza üretim kapasitesini büyük ölçüde yitirmiştir; ancak bu, sistemin sona erdiği anlamına gelmez. Arrighi ve Beverly Silver’ın vurguladığı üzere, hegemonya yerini sömürücü bir tahakküme (exploitative dominion) bırakabilir. ABD, askerî üstünlüğü sayesinde sistemi bir tür rehin alma pratiği üzerinden kaotik biçimde sürdürme kapasitesini hâlen korumaktadır.[6]
İçsel çürüme: Kâr krizi, sınıf mücadelesi ve meşruiyetin erozyonu
Bu kopuşu hızlandıran temel dinamiklerden biri, merkez ülkelerin kendi içlerindeki siyasal ve toplumsal meşruiyet zeminlerinin aşınmasıdır. Ancak bu aşınma, salt kültürel ya da ideolojik bir çözülme değildir. Robert Brenner’ın işaret ettiği üzere, krizin kökeninde üretimdeki küresel aşırı kapasite ve buna bağlı kâr oranlarındaki uzun erimli düşüş yatmaktadır.[7]
Kâr oranlarındaki düşüş, merkez ülkelerdeki orta sınıfların tarihsel refah payını eritmiş; liberal uzlaşının maddi temelini ortadan kaldırmıştır. ABD ve Avrupa’da yükselen aşırı sağ, korumacılık ve yabancı düşmanlığı, bu üretim temelli krizin siyasal tezâhürleridir. Meşruiyet krizi, ekonomik temelinden kopuk bir siyasal sapma değil; sermayenin üretim alanında artık kendini büyütememesinin toplumsal sonucudur. Merkezde çözülen rıza, hegemonik kapasiteyi küresel ölçekte de felç eder. Dışarıda dominance uygulayan bir güç, içeride de sınıf çatışmalarını bastırmak için giderek daha otoriter devlet biçimlerine yönelir. Carney’nin gerçekliğin parçalanması olarak tarif ettiği durum, bu içsel ve dışsal krizlerin birbirini besleyerek sistemi yönetilemez kılmasıyla yakından alâkaldır.
Ekolojik sınırlar: Yeni bir hegemonun imkânsızlığı
Bu kopuşu tarihsel olarak benzersiz kılan bir diğer unsur, kapitalist genişlemenin biyofiziksel sınırlarına dayanmış olmasıdır. Jason W. Moore’un belirttiği üzere, kapitalist dünya-sistemi tarih boyunca krizlerini “ucuz doğa”ya erişim sayesinde aşabilmiştir; ancak bugün bu imkân tükenmiştir.[8]
Çin’in yükselişi, yeni bir hegemonik devridâimin otomatik habercisi değildir. Çin ya da başka bir güç, ABD ölçeğinde bir tüketim ve enerji rejimini sürdürecek ekolojik kaynağa sahip değildir. Bu durum, mevcut krizi geçmiş hegemonik geçişlerden ayıran en radikal farktır ve kopuşun yalnızca siyasal değil, maddi ve ekolojik bir zorunluluk olduğunu da gösterir.
Yapısal çıkmaz ve açık tarih
Wallerstein, beş yüz yıllık kapitalist dünya-sisteminin artık yapısal olarak onarılamayacak ölçüde yıprandığını savunuyordu. Bugün yaşananlar, bu teşhisin ampirik doğrulanmasıdır. Vestfalya’da kurulan masa artık sallanmamaktadır; ayakları, sistemin kendi iç çelişkileri tarafından kırılmış durumdadır. Carney’nin Davos’taki itirafı, egemen sınıfların bu yıkımı gizleyemez hâle geldiğini göstermektedir.
Ancak Wallerstein’ın bifurcation (çatallanma) ilkesinin hatırlattığı üzere, bu kopuş tarihsel olarak kapalı bir sonuç üretmez. Ortaya çıkacak düzen, daha otoriter ve zor temelli bir küresel tahakküm rejimi de olabilir; daha eşitlikçi ve demokratik bir dünya-sistemi de. Bu tarihsel kumarda belirleyici olan, kaos anında yürütülecek toplumsal ve sınıfsal mücadelelerin yönü ve yoğunluğudur. Kesin olan tek şey şudur: Eski düzenin restorasyonu artık tarihsel olarak mümkün değildir.
Dayanışmayla, dostça ve hoşça kalın…
Dipnotlar:
- Mark Carney, The Global System at a Breaking Point, Davos 2026 Açılış Konuşması, WEF Media Archive, 22 Ocak 2026.
- Immanuel Wallerstein, Modern Dünya Sistemi II: Merkantilizm ve Avrupa Dünya-Ekonomisinin Konsolidasyonu, 1600-1750, çev. Latif Boyacı, İstanbul: Metis Yayınları, 2012, s. 48.
- Immanuel Wallerstein, Modern Dünya Sistemi III: Kapitalist Dünya-Ekonomisinin Büyük Yayılma Evresi, 1730-1840’lar, çev. Latif Boyacı, İstanbul: Metis Yayınları, 2013, s. 126.
- Giovanni Arrighi, Uzun Yirminci Yüzyıl: Para, Güç ve Zamanımızın Kökenleri, çev. Çetin Narmanlı, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2000, s. 22.
- Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, çev. İbrahim Yıldız, İstanbul: Metis Yayınları, 2009.
- Arrighi & Silver, Chaos and Governance in the Modern World System, Minneapolis: University of Minnesota Press, 1999.
- Robert Brenner, The Economics of Global Turbulence: The Advanced Capitalist Economies from Long Boom to Long Downturn, 1945-2005, London: Verso, 2006.
- ^ Jason W. Moore, Capitalism in the Web of Life: Ecology and the Accumulation of Capital, London: Verso, 2015.



