Askeri gerilimde önümüzdeki günlerde bir gerileme yaşanması muhtemel. Ama gerilim daha derinde ve daha geniş bir hatta birikiyor. Mesele yalnızca İran dosyasıyla sınırlı değil. Dünya, Amerikan askeri üstünlüğünün sürdüğü ama Amerikan’ın iktisadi, siyasi ve küresel düzen kurma kapasitesinin ciddi biçimde aşındığı bir ara dönemden geçiyor. Güç ile düzen kurma kapasitesi arasındaki makas yeni savaşlar, yeni krizler ve yeni kırılmalar üretmeye devam edecek

8 Nisan 2026 sabahı. Ateşkes ilan edileli saatler oldu. Henüz ortada kalıcı bir barış yok. ABD ile İran arasında iki haftalık bir ateşkes çerçevesi üzerinde uzlaşıldı. Hürmüz Boğazı’nda güvenli geçişin yeniden sağlanması, saldırıların geçici olarak durması ve 10 Nisan’da İslamabad’da müzakerelerin başlaması bekleniyor. İsrail ise bu çerçevenin Lübnan’ı kapsamadığını belirtti. Yani karşımızda sona ermiş bir savaş değil, belirli hatları şimdilik dondurulmuş daha geniş bir bölgesel kriz var.
Savaş başlarken ABD ve İsrail’in ilan ettiği hedef, İran’ın nükleer ve füze kapasitesini ve bölgesel ağlarını vurmak, böylece Tahran’ın hareket alanını daraltmaktı. Fakat daha ilk andan itibaren bunun yalnızca görünen hedef olduğu anlaşılıyordu. Washington ve Tel Aviv, yıllardır yaptırımlar, suikastlar, siber operasyonlar ve vekil yapıların zayıflatılması yoluyla sıkıştırdıkları rejimi bu kez doğrudan askeri baskıyla daha sert biçimde geriletmeyi, mümkünse de İran’ın iç dengelerini çökertecek bir süreci tetiklemeyi umuyordu.
Bugün gelinen nokta ise bambaşka bir tabloya işaret ediyor. ABD azami hedeflerden asgari istikrara çekilmiş görünüyor. Rejim değişikliği ihtimalinin konuşulduğu bir savaştan, Hürmüz’de trafiğin hangi koşullarda yeniden açılacağını ve saldırıların nasıl durdurulacağını konuşan bir müzakere masasına gelindi. ABD, devirmeyi ya da en azından kalıcı biçimde zayıflatmayı umduğu bir rejimle masaya oturuyor.
10 Nisan’da İslamabad’da başlaması beklenen görüşmelerin önemi de burada. Masada yalnızca ateşkesin teknik ayrıntıları olmayacak. Savaşın bundan sonra hangi siyasi çerçevede tutulacağı da konuşulacak. İran, saldırıların tamamen durmasını, yeniden saldırılmayacağına dair güvence verilmesini ve savaşın yol açtığı zararlar için tazminat ödenmesini istiyor. Hürmüz’den geçen gemilerden ücret alınması talebi de pazarlık başlıkları arasında. Daha birkaç gün önce rejim değişikliği bahisleriyle yürüyen bir savaşın bugün bu şartlarla müzakereye açılmış olması bile, ortaya çıkan yeni denge hakkında yeterince şey söylüyor.
İran cephesi
İran, ABD ile eşit güçte olduğu için değil, savaşı ABD açısından pahalı hale getirdiği için taleplerine masada yer açtı. Hürmüz’ü fiilen işlemez hale getirerek enerji akışını tehdit etti. Körfez’deki kırılgan altyapıyı ve müttefik güvenliğini savaşın parçası haline getirdi. Çatışmanın coğrafi sınırlarını genişletme ihtimalini somutlaştırdı. Petrol fiyatlarını yukarı çekti. Böylece savaşı sadece askeri cephede değil, piyasalarda, müttefik başkentlerde ve Amerikan iç siyasetinde de maliyet üreten bir sürece çevirdi.
Kısacası ABD’nin askeri üstünlüğünü hızlı, düşük maliyetli ve kesin bir siyasi sonuca çevirmesini engelledi.
Asimetrik başarının ölçüsü tam da bu. Güçlü olanın vurma kapasitesini yok etmek değil, o kapasitenin işe yaramasını mevcut kaynaklarını kullanarak engellemek.
ABD cephesi
Trump’ın da bu kriz boyunca izlediği çizginin kendi içinde (evet bunu söylemek şaşırtıcı ama) tutarlı bir mantığı var. Tehdidi mümkün olan en yüksek seviyeye çıkar, karşı tarafın psikolojik dengesini boz, bu belirsizlik atmosferini kaldıraç olarak kullan. Trump’ın “delilik” performansı (yani neyi gerçekten yapacağı belli olmaz hali) rastgele bir karakter özelliği değil, bu açıdan bir stratejik araç. “Rakibin seni tam okuyamazsa daha temkinli davranır; bu da sana alan açar” pozisyonu.
Ama bu çizginin içinde bir paradoks da var. Tehdidi sürekli yükselttiğinizde, bir noktadan sonra onu ya gerçekten uygular ve savaşı daha geniş, daha pahalı ve daha riskli bir aşamaya taşırsınız ya da geri çekilirsiniz. Geri çekildiğiniz anda ise karşı taraf yalnızca blöf sınırınızı değil, maliyet sınırınızı da görmüş olur. Petrol fiyatlarının nereye kadar yükselebileceğini, seçim takviminin ne kadar baskı yarattığını, Körfez müttefiklerinin ne kadar kırılgan olduğunu, bölgesel yayılma korkusunun Washington’da ne kadar caydırıcı etki yaptığını öğrenir. Bir sonraki kriz de artık bu bilgiyle yönetilir. Yani ilk başta avantaj yaratan belirsizlik, tekrarlandıkça karşı tarafın eline sizin sınırlarınız hakkında veri veren bir mekanizmaya dönüşür.
Son dönemde çok kullanılan TACO kavramı (Trump Always Chickens Out/ Trump hep son anda korkup kaçar) da tam bu algıyı anlatıyor. Başlangıçta tarifeler bağlamında ortaya atılan bu ifade, giderek daha geniş bir siyasal örüntüyü tarif eder hale geldi. TACO Trump’ın önce tehdidi azamiye çıkarıp sonra ekonomik maliyet büyüyünce geri adım atacağı yönündeki beklentiye işaret ediyor. Bu beklenti yerleşik hale geldiğinde ise rakipleriniz Amerikan gücünün büyüklüğünü değil, hangi maliyet eşiğinde durduğunu hesaplamaya başlıyor.
8 Nisan sabahı ortaya çıkan asıl sonuç da kanımca bu. Dünya, ABD’nin askeri kapasitesinin büyüklüğünü zaten biliyordu, büyük uçak gemilerini ve savaş uçaklarını yeniden görmüş oldu. Ama aynı anda bu kapasitenin ne kadar süreyle, hangi maliyet düzeyine kadar ve hangi siyasi sınırlar içinde kullanılabileceğini de gördü.
Bu dersi en dikkatli okuyanın yalnızca Tahran değil, aynı zamanda Pekin’de olduğunu düşünüyorum. Tayvan gibi dosyalarda asıl belirleyici soru artık sadece Amerikan gücünün ne kadar büyük olduğu değil, o gücün hangi maliyet eşiğinde frenlenebildiği olacak.
Peki ya İsrail?
İsrail cephesindeki tablo ise aynı ölçüde karışık. Netanyahu iki haftalık ateşkesi (mecburen) destekledi, ama aynı anda Lübnan’ın bu çerçevenin dışında olduğunu açıkça söyledi. Bu, İsrail’in ABD’nin İran dosyasında açtığı diplomatik aralığı şimdilik kabul ettiğini, fakat bölgesel savaşın tamamını aynı siyasi mantığa bağlamak istemediğini gösteriyor.
Asıl fark ise başarı eşiğinde. ABD için şu aşamada Hürmüz’ün açılması, İran saldırılarının durması ve müzakere kanalının kurulması yeterli. Diğer türlüsü başta belirttiğimi gibi kendi iç siyaseti açısından maliyetli. İsrail açısından ise çıta daha yukarıda. İsrail, özellikle İran’ın nükleer ve füze kapasitesi konusunda daha bağlayıcı ve kalıcı bir sonuç peşinde. Daha da önemlisi İran savaştan askeri olarak tümüyle tasfiye edilmemiş, siyasi olarak ise güçlenmiş ve sertleşmiş bir biçimde çıkıyor. Bu yüzden müzakereler sonunda ABD mevcut İran rejimiyle kalıcı bir çerçeve kurarsa ama bu çerçeve İsrail’in beklediği sertlikte olmazsa, bu sefer ABD ile İsrail arasındaki mesafe daha da büyüyebilir.
Üstelik bu ayrışma yalnızca stratejik değil, siyasi de. Sadece ABD genelinde değil, Trump’ın destek tabanında ve MAGA çevrelerinde de İsrail’e yönelik hoşnutsuzluk artıyor. Trump’ın İsrail lobisinin etkisi altında kaldığı ve Netanyahu’nun onu savaşa hızlı, kesin ve zafer vaat eden bir anlatıyla ikna ettiği artık daha açık konuşuluyor. Trump, İran savaşına girerek ciddi bir siyasi maliyet ödedi. Şimdi hem İsrail’i ateşkese razı etmek hem de kendi tabanına bir zafer hikayesi sunmak zorunda.
Bundan sonra İsrail’in ısrarını hangi araçlarla sürdüreceğini, ABD’nin İsrail’i ne kadar dizginleyebileceğini, müzakere sürecinin nereye evrileyeceğini bilmiyoruz. Ama bir nokta giderek netleşiyor: İsrail ile ilişki etrafında biriken gerilim, hem Trump özelinde hem de ABD iç siyasetindeki bütün aktörler için giderek büyüyen bir maliyet üretmeye başladı. Bir sonraki başkanlık seçimleri bu ilişki üzerinden şekillenecek.
Hangi döneme denk düştük biz?
Trump’ın bütün siyasi ve askeri hesabını dayandırdığı piyasalar, ateşkes ihtimalini daha başından sahadaki gerçekten çok daha iyimser fiyatlıyordu. Haber gelir gelmez bu iyimserlik derinleşti: petrol düştü, Asya borsaları yükseldi. Ama piyasaların rahаtlaması, savaşın yarattığı yapısal maliyetin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Petrol fiyatları savaş öncesi dengeye dönmedi. Hürmüz’deki akış, kalıcı bir güvenlik mimarisine değil, her an bozulabilecek kırılgan bir ateşkes düzenine yaslanıyor. Belirsizlik dağılmadı; biçim değiştirdi.
Askeri gerilimde önümüzdeki günlerde bir gerileme yaşanması muhtemel. Ama gerilim daha derinde ve daha geniş bir hatta birikiyor. Mesele yalnızca İran dosyasıyla sınırlı değil. Dünya, Amerikan askeri üstünlüğünün sürdüğü ama Amerikan’ın iktisadi, siyasi ve küresel düzen kurma kapasitesinin ciddi biçimde aşındığı bir ara dönemden geçiyor. Güç ile düzen kurma kapasitesi arasındaki makas yeni savaşlar, yeni krizler ve yeni kırılmalar üretmeye devam edecek.
Henüz sistemik bir dünya savaşının içinde değiliz. Ama birden fazla aktif cephe ve büyük güçler arasında büyüyen yanlış hesap riski, tarihsel olarak son derece tehlikeli bir eşiğe işaret ediyor. Dahası, bir sonraki kırılmanın nerede olacağı da belirsiz. Zira asıl mesele coğrafya değil; kriz yönetiminin kurallarının çözüldüğü, caydırıcılığın sistematik biçimde test edildiği ve hata payının her krizle birlikte biraz daha daraldığı bir dönemde yaşıyor olmamız.
Bu ateşkes o yapıyı değiştirmiyor. Eşik ötelendi, ama kalkmadı.



