iktibasHediye LeventTürkiye’nin de dahil olduğu yeni güç savaşları - Hediye Levent

Türkiye’nin de dahil olduğu yeni güç savaşları – Hediye Levent

Orjinal yazının kaynağıevrensel.net

Gazze, Lübnan, Suriye, İran derken epeydir yakın coğrafyamıza kilitlenmiş durumdayız. Son günlerde Epstein skandalı ile birlikte dünya gündemi de bizimkinden farklı değil. Ancak arka planda yakından izleyenlerin noktaları bir araya getirmeye çalıştığı yeni bir safları sıklaştırma mücadelesi hızlanmış durumda. İçinde Türkiye’nin de olduğu yeni güç savaşlarının tarafları hızlı bir şekilde cephelerini seçiyor. Eski usül diplomatik süreçleri bir kenara koyan tarafların temel kriteri de, düşmanımın düşmanı dostumdur düsturu!

Hızlı bir şekilde Libya’dan Yemen’e, Gazze’den Pakistan’a kadar çok büyük bir coğrafyayı etkileyecek gibi görünen bu güç mücadelesi, oldukça karmaşık çıkarlar ve ilişkiler ağını da şekillendirecek gibi görünüyor. Aslında bu yeni güç savaşının temelinde iki ülke var: Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE). Ancak bölgedeki gelişmelerle birlikte bu iki ülke arasındaki çıkar farklılıkları, Türkiye dahil birçok ülkeyi de kapsayacak kadar genişledi ve günümüz itibarıyla Pakistan-Hindistan krizini de kendine eklemledi.

Biz yine geriye dönüp bu sürecin neden ve nasıl başladığına, Türkiye’nin bu sürece hangi gerekçelerle dahil olduğuna, hızla devam eden cepheleşmenin somut ve kanlı yansımalarına bir bakalım.

Suudi Arabistan ve BAE: Düşman kardeşler!

Suudi Arabistan ve BAE arasında hep çıkar çatışmaları oldu, ancak bu durumun güç savaşlarına dönüşmesini sağlayan milat Arap Ayaklanmaları’ydı. Ayaklanma dönemi, bölgede güç merkezlerinin de değişmesine yol açtı. Ayaklanma öncesi dönemde siyasi kararların merkezi Mısır’dı; ekonomik kararlarda Suudi Arabistan etkili olurken BAE, öne çıkmasını sağlayacak fırsatları pek yakalayamıyordu. Ancak ayaklanma döneminde Mısır siyasi merkez özelliğini yitirirken ekonomisi ciddi bir türbülansa girdi. Bu arada ayaklanma öncesi döneme göre atılım yapan Suudi Arabistan ve BAE, sadece ekonomik değil bölgesel siyasi gidişatı da şekillendirmeye başladılar. Hatta bölgede her bir ülkenin rol üstlenmesini sağlayan ideolojilerin erimesiyle birlikte, BAE’nin İsrail ile normalleşme sürecinin başını çektiği, Filistin meselesinde kendilerine göre rasyonel bakışlar ortaya koydukları dönüşümler hızla etkili oldu.

Ayaklanmanın ilk yıllarından itibaren Mısır, siyasi kararların alındığı masaların kurulduğu ülke olmaktan çıkıp ekonomik açıdan hızla bağımlı hale geldiği Suudi Arabistan ve BAE eksenine girmeye başladı. Suudi Arabistan ve BAE ise yeni şartları avantaja çevirme konusunda oldukça heyecanlı ve gözü karaydı. İki ülkenin de ortak düşmanı, İran’ın bölgedeki nüfuzu ve İran destekli silahlı-siyasi yapılardı.

Suudi Arabistan, İran’ın Yemen’deki Husileri örgütleyerek güneyden kendisini çevrelemeye çalıştığını savunarak Yemen’e müdahale etmeye karar verdi. BAE’yi de bu müdahaleye davet ederek böylece petrol sevkiyatı için hayati önemde olan deniz yolunu güvenlik altına alacaktı. Petrol yataklarının önemli bir kısmı Yemen sınırına yakın bölgelerde bulunan Riyad açısından Husilerden korunmak liste başındaki öncelikti.

Ancak gün geldi devran döndü, köprünün altından çok sular aktı ve BAE, Riyad’ın daveti ile girdiği Yemen’de Güney Yemen’i kendine çalışma sahası olarak belirledi. BAE bir taraftan bölge ülkeleri ile İsrail arasında normalleşme süreçlerini başlatan İbrahim Anlaşmaları’nın başını çekerken, diğer taraftan Yemen’de de boş durmuyor, İsrail ile birlikte çalışıyordu. Bu çerçevede İsrail, Yemen’in güneyinde ve 3 adada askeri üsler, radar merkezleri ve dinleme gibi faaliyetler de yürütebilecek istihbarat odaları kurdu.

Suudi Arabistan ise merkezi ve bütün üyeleri Riyad’da olan bir Yemen hükümeti de kurdu ancak bu geçici hükümetin içindeki üyelerin birkaçı BAE taraftarıydı ve hamleleri ile süreci bloke ettiler. Sahada da BAE destekli Güney Geçiş Konseyi (GGK) kurulmuştu. Yani Yemen’in fiilen ikiye bölünmesinin temeli atılmış, Suudi Arabistan da bu süreçten dışlanmıştı. Ancak Riyad açısından en kritik nokta Bab El Mendeb boğazının da GGK, yani BAE destekli taraflarca kontrol ediliyor olmasıydı.

Bu arada Suudi Arabistan ve BAE, Yemen’de savaş uzadıkça uzadığı için Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetlerini (HDK) paralı askerler olarak Yemen sahasına soktular. BAE, HDK ile ilişkisini Yemen ile sınırlı tutmadı ve daha da derinleştirdi. Birkaç yıl sonra Sudan altın kaçakçılığında BAE’nin adının duyulması, HDK’nin en büyük askeri lojistik sağlayıcısının BAE olması elbette şaşırtıcı olmadı. Suudi Arabistan da BAE ile büyüyen gerilimi Sudan’a taşımaktan çekinmedi ve Sudan’daki savaşın diğer tarafını, yani Sudan ordusunu destekledi.

Sahada iki tarafın desteklediği silahlı yapılar arasında kanlı savaşlar devam ederken devreye Çin girdi ve Suudi Arabistan ile İran arasında bir uzlaşmaya varılmasını sağladı. Buna bağlı olarak artık Yemen’deki Husiler, Suudi Arabistan için tehlike olmaktan çıkmış, İran’ın bölgedeki nüfuzu en azından yönetilebilir bir tehdide dönmüştü.

BAE-İsrail dostluğu!

Körfez ülkelerinde bunlar olurken İsrail, Amerika’nın ve Batı dünyasının açık desteği ile durdurulamaz bir şekilde nüfuzunu genişletmeye başladı. Körfez’in pek sesi duyulmayan ülkesi BAE ile İsrail arasındaki ilişkiler İbrahim Anlaşmaları ile sınırlı kalmadı; savunma sanayisine ve hatta yapay zeka destekli silahlar konusunda çalışmalar yapan İsrail şirketlerine yatırımlara kadar yayıldı.

BAE için İran hâlâ bir tehdit ve İsrail ile İbrahim Anlaşmaları’nı imzalamaya yanaşmayan Suudi Arabistan ile de mesafe açıldıkça açılıyordu. İsrail’in Somaliland’i tanıması da bu çıkış öncesinde BAE’nin Somaliland’deki Barbera Limanı gibi bölge ülkelerindeki limanları teker teker almaya çalışması çerçevesinde geldi.

Kısacası Yemen’de başlayıp Mısır’dan Libya’ya, Eritre’den Pakistan’a kadar uzanan bu kapışma nihayet tarafların birbirlerine basın üzerinden sert suçlamalar yönelttikleri bir açık çekişmeye dönüştü.

Son olarak Suudi Arabistan’ın önemli isimlerinden Ahmed Bin Osman Tuwaijri, elbette Suudi yönetiminin bilgisi ve belki de talebi doğrultusunda, bir yazı kaleme aldı. Yazıda BAE’ye “İsrail’in Arap dünyasındaki Truva Atı” diyen Tuvaijri, BAE yönetimini de “Allah’a, onun elçisine ve bütün bir (Arap) ulusa” ihanetle suçladı. BAE destekli medya ise Suudi Arabistan’ı antisemitizm, bölgesel istikrarı bozmaya yeminli bir ülke tanımlayan yayınlara hız verdi.

Türkiye güç savaşına girdi!

Suudi Arabistan’ın Yemen’de BAE destekli silahlı ve siyasi grupları vurması tansiyonu iyice yükseltti. İki ülke de müttefik arayışını hızlandırdı. Bu çerçevede bölgede epeydir İsrail ile nüfuz mücadelesi yürüten Türkiye, Suudi Arabistan ile yakınlaştı.

Güç mücadelesi kansız, kan da silahsız olmaz elbette! Suudi Arabistan’ın imdadına bölgedeki silah pazarına girmek için fırsat kollayan Pakistan girdi. Teknolojisi Çin’e, üretimi Pakistan’a ait olan savaş uçağından çeşitli askeri malzemelere kadar savunma sanayisine dair ürünler, Sudan’a ve Libya’ya akmaya başladı. Riyad bunların parasını ödemekle de kalmadı Pakistan’a 6 milyar dolarlık yardım paketi ve Pakistan merkez bankasına miktarı kamuoyuna açıklanmayan ancak milyar dolarlar olduğu söylenen meblağlar yatırdı.

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan askeri iş birliğinin temelinde bu ayrışma yatıyor işte. Taraflar düşmanımın düşmanı dostumdur düsturu ile bir araya gelmiş olsa da bu ittifaklar yeni ülkelerin katılımıyla büyüdükçe büyüyor.

Mesela BAE, Pakistan’daki yatırımlarını çekmeye ve Hindistan’a yönelmeye başladı. Mısır ise ekonomik açıdan hatırı sayılır yardımlar aldığı BAE’den yavaş yavaş koparak Suudi Arabistan’a yaklaşıyor gibi görünüyor. Haliyle yakın gelecekte Türkiye-BAE gerilimlerinin görünür hale gelmesi gibi Ankara-Kahire yakınlaşmasının hız kazanması da şaşırtıcı olmaz.

Amerika bu işe ne diyor?

Trump yönetimi işine bakıyor açıkçası. Akçeli ilişkiler üzerinden Suudi Arabistan ve BAE ile oldukça yakın ilişkiler kurmuş olan Trump, oğulları ve damadı şimdilik bu çekişmeye girmeye pek niyetli değil!

Diğer yazıları

Duvardaki tuğla İran mı? – Hediye Levent

Amerika-İran-İsrail savaşı birinci ayını doldurdu ancak hâlâ ne Amerika’nın...

Irak bir kez daha uçurumun kıyısında! – Hediye Levent

ABD-İran-İsrail gerilimi tırmanmaya başladığından beri bölgenin en huzursuz ülkelerinden...

İsrail, Lübnan’ı işgal ediyor! – Hediye Levent

Lübnan’da ABD-İsrail-İran savaşının gölgesinde kalan çok önemli gelişmeler yaşanıyor....

Ankara’nın gözü Kamışlı-Şengal hattında – Hediye Levent

Bu yılki Münih Güvenlik Konferansına damgasını vuran iki konu...

Kanlı panorama – Hediye Levent

Gazze sahilinin bembeyaz, yuvarlak balkonlu, yüksek katlı binalarla dolduğu...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,977TakipçilerTakip Et
804AboneAbone Ol

Son eklenenler

Konuyu ele alırken – Özkan Yıkıcı

Bilmem farkında mısınız: Hele de son yaşanan olayları da...

Türkiye hâlâ “seçimli otoriter” mi? – Cansu Çamlıbel

Hükümet medyasının son bir haftadır kulağına fısıldanan üç senaryo...

Duvardaki tuğla İran mı? – Hediye Levent

Amerika-İran-İsrail savaşı birinci ayını doldurdu ancak hâlâ ne Amerika’nın...

Öldürmeyi reddedenler – Şendoğan Yazıcı

Anayasa Mahkemesinin önünde 30'dan fazla vicdani ret başvurusu yıllardır...

Katliam Teknolojileri: İran’a Emperyalist Saldırıda Yapay Zekâ Kullanımı – Davi Barbosa

LUCAS, geçen cumartesi İran semalarını istila eden Amerikan insansız...

Savaşın yayılması ve bölgesel yeniden dizayn politikasına etkileri – Yusuf Karadaş

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş bir ayını...

Ahmad Kaabour’u uğurlarken: Sansür ve direniş – Kıvanç Eliaçık

“Almanya Filistinli yazarları sansürledi.”Geçtiğimiz hafta böyle haber başlıkları okuduk....

Bu grev ve emekçi eylemi, bir “hak” mücadelesidir ve haklıdır… – Hasan Kahvecioğlu

İtfaiye aracından kitle üzerine su fışkırtma…Yirmi yaşındaki çocuğun gözünün...

Canlı yayın