.YeniçağyazılarLatin Amerika solunun fay hatları: 10 başlıkta 2026’ya bakış - Esra Akgemci

Latin Amerika solunun fay hatları: 10 başlıkta 2026’ya bakış – Esra Akgemci

Orjinal yazının kaynağıt24.com.tr

ABD hegemonyasına karşı dengeleyici dinamiklerin korunması ve bölge genelinde güçlü bir direniş hattı oluşturulması, bundan sonraki süreçte Latin Amerika solunun en zorlu imtihanı olacak gibi görünüyor

Latin Amerika’da “pembe dalga” olarak da anılan sol dalga, 2000’li yılların başından bu yana iniş çıkışlarıyla bölge siyasetini şekillendiren en temel unsur olmaya devam ediyor.

“Solcu” olarak tanımlanan bölge hükümetlerinin birbirinden farklı hedef ve pratikleri yüzünden onları genel bir sol profil altında gruplandırmak kolay değil. Yine de bugüne kadar pembe dalga hükümetleri genellikle iki genel kategori altında ele alındı: Ilımlı sol ve radikal sol.

Buna göre, Brezilya, Şili ve Uruguay örneklerini “ılımlı” yapan başat özellik, bu hükümetlerin devrimciden ziyade “reformist” olarak görülmesiydi. Venezuela, Bolivya, Ekvador ve Arjantin örnekleri ise “popülist” liderlerinden dolayı “radikal” olarak tanımlandı.

Latin Amerika’da yapılan “ılımlı” ve “radikal” ayrımının, Ortadoğu’daki ılımlı İslam-radikal İslam ayrımına benzer şekilde, Batı merkezli bir bakış açısının ürünü olduğunu bu noktada belirtmek gerek. Nitekim solu ılımlı ya da radikal yapan unsur, esasında iktidardaki solcuların küresel kapitalizmle ve ABD ile ilişkileriydi.  

2025 yılı hem “radikal” hem de “ılımlı” görülen solcular açısından yenilgilerle doluydu. Ne var ki esas hezimeti ABD hegemonyasına meydan okuyan “radikal solcular” yaşadı. Bolivya’da son yirmi yıldır ülke siyasetine yön veren sosyalist iktidar MAS’ın çöküşü, Ekvador’da Correísmo’nun seçim yenilgisi, Arjantin’de parlamento seçimlerinde aşırı sağcı Javier Milei’nin zaferiyle sol-Peronizmin bir kez daha kan kaybetmesi ve son olarak Venezuela’da Nicolás Maduro’ya yönelik ABD baskılarının sonunda bir devlet başkanın kaçırılmasına varacak ölçüde artması, Latin Amerika’daki sol dalgada sona yaklaşıldığı şeklinde yorumları beraberinde getirdi.

Diğer yandan Latin Amerika’nın belki de en “ılımlı” solcusu olarak görülen Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric açısından da işler yolunda gitmedi. Boric hükümetinde bakanlık yapan komünist aday Jeannette Jara, başkanlığı aşırı-sağcı José Antonio Kast’a kaptırdı.

2015’ten 2025’e Latin Amerika’nın siyasi haritası (kırmızı: sol, mavi: sağ)

Peki Latin Amerika solunu 2026’da neler bekliyor? Bugün bölgede öne çıkan üç solcu lider var. Birincisi, pembe dalganın en eski liderlerinden biri olan ve 2000’lerin başından bu yana Küresel Güney’in sözcülüğü rolünü üstlenen Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva.

Diğer iki lider ise pembe dalgaya geç katılan ülkelerden. Yukarıdaki haritada görülebileceği gibi, 2015’te Latin Amerika’nın siyasi haritası kırmızıya bürünmüşken Meksika ve Kolombiya’da sağcılar iktidardaydı. Bugün ise bu iki ülke haritaya kırmızı rengini verenler arasında yer alıyor. Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum ve Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro, Lula ile beraber bölge siyasetine yön veren liderler arasında.

Ne var ki 2026, bu üç lider için de kolay bir yıl olmayacak. Bu yıl Latin Amerika solunu bekleyen kriz dinamiklerini 10 başlıkta ele alabiliriz.

1. Trump, “Donroe Doktrini” ve ABD-Çin rekabeti

Donald Trump’ın iktidara dönmesinin ardından Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesiyle Monroe Doktrini’ne gönderme yapması, Meksika Körfezi’nin adını “Amerika Körfezi” olarak değiştirmesi, gümrük tarifeleriyle Brezilya ve Meksika gibi bölgenin güçlü ekonomilerini tehdit etmesi ve Karayiplerde savaş gemilerini konuşlandırması, aslında Latin Amerika solunu yeniden canlandıran bir unsur oldu.

ABD’nin müdahaleci politikaları, merkez sağın bazı isimlerinin bile sert kınamalarla karşılık vermesine, milliyetçi bir duyarlılığın yükselmesine ve bölge genelinde kitlesel gösteriler düzenlemesine yol açtı.

Diğer yandan Trump’ın tehditkâr ve müdahaleci tavrı, ABD-Çin rekabeti açısından da solun faydalanabileceği imkânlar yarattı. Örneğin, Trump, aşırı sağcı eski Başkan Jair Bolsonaro’nun darbe girişimiyle yargılanmasına karşılık olarak Brezilya’dan yapılan ithalatın büyük bölümüne yüzde 50 gümrük vergisi uyguladığında, Brezilya’nın soya fasulyesi ihracatında oluşan boşluğu doldurmak üzere Çin devreye girmişti.

Ne var ki Trump’ın daha da ileri giderek Maduro’nun kaçırılması için operasyon düzenlemesi hem bölgedeki solcu hükümetlere hem de ABD’nin bölgedeki en güçlü rakibi Çin’e karşı çok büyük bir meydan okuma ve güç gösterisi olarak kendini gösterdi.  

Sadece Venezuela’nın değil tüm Latin Amerika halklarının egemenliğine karşı gerçekleşen bu müdahale, solun bölge genelinde güçlü bir şekilde örgütlenmesini ve mobilize olmasını gerektiriyor. Çin’in ABD hegemonyasını dengeleyebilecek bir güç olarak kalması da buna bağlı. Zira Latin Amerika pazarı, Çin için ne kadar önemli olsa da Çin ekonomisinin gelişimi açısından o kadar da “hayati” değil. Ancak Latin Amerika solu açısından Çin pazarı neredeyse vazgeçilmez bir unsur.

ABD hegemonyasına karşı dengeleyici dinamiklerin korunması ve bölge genelinde güçlü bir direniş hattı oluşturulması, bundan sonraki süreçte Latin Amerika solunun en zorlu imtihanı olacak gibi görünüyor.

2. Venezuela’nın geleceği

Maduro’nun kaçırılmasının ardından Venezuela’daki durum belirsizliğini koruyor. Bir devlet başkanının eşiyle beraber kaçırılıp yargılanmak üzere ABD’ye götürülmesi, böylesi bir operasyonun yapılabilmesine imkân tanıyan koşulların sorgulanmasını gerektiriyor. ABD’nin elindeki istihbaratın ne kadarının Maduro rejiminin içindeki sızmalardan kaynaklandığı henüz tam olarak netleşmiş değil.

Geçici Başkan Delcy Rodríguez’in kabinede yaptığı değişiklikler, enerji sektöründe dış yatırımları kolaylaştıran reform paketi hazırlığı ve siyasi mahkumların serbest bırakılmasını içeren açılımlar, rejim içerisinde ABD ile önceden pazarlık yapıldığına dair iddiaları güçlendiriyor.

Bu koşullarda mevcut rejim değişmemiş olsa bile Trump yönetiminin Venezuela’da petrol başta olmak üzere istediğini almış olması, solun anlam ve niteliğini tartışmaya açıyor. Dahası mevcut koşullar, Trump açısından önemli bir “prestij” tablosu oluşturuyor. Bu tabloya göre, daha önce (2002’de) Bush yönetimi, Chávez’i devirememişken Trump Maduro’yu en kolay ve masrafsız şekilde devirdi; bununla da kalmadı, rejim değiştirmesine gerek bile kalmadan başkanını kaçırdığı yönetimle uzlaştı ve ciddi bir toplumsal patlamaya yol açmadan istediğini almayı başardı.

Böylesi bir tablo kuşkusuz Venezuela’da ve bölge genelinde solun geleceği açısından en karamsar koşullara işaret ediyor. Latin Amerika solu açısından Venezuela meselesinin masaya yatırılması ve ülkedeki siyasi krizin sebep ve sonuçlarının anlaşılması, önümüzdeki süreçte sol siyasetin stratejilerinin belirlenmesi açısından büyük önem taşıyor.  

3. Küba’ya yeni abluka

Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesinin sonuçlarıyla en sert şekilde yüzleşecek olacak ülke kuşkusuz Küba.  Müdahalenin ardından “Küba başarısız bir millet. Artık onu ayakta tutacak bir Venezuela yok” diyen Trump, 30 Ocak’ta Küba’ya yönelik yeni bir abluka uyguladı. Trump’ın yayımladığı acil durum kararnamesi, Küba hükümetinin eylemlerini “ulusal güvenliğe olağandışı ve olağanüstü bir tehdit” olarak tanımlıyor.

Kararnamede Küba’nın Rusya, Çin ve İran ile iş birliği yaparak “Batı yarımküreyi istikrarsızlaştırdığı” ve Hizbullah ve Hamas gibi uluslararası terörist gruplar için “bölge genelinde güvenli bir ortam yarattığı” öne sürüldü.

Bununla birlikte kararnamede, “Komünist rejim siyasi muhaliflerine zulmediyor ve işkence yapıyor. Küba halkının ifade ve basın özgürlüğünü reddediyor, halkın sefaletinden yolsuzlukla kar sağlıyor” ifadelerine yer verildi.

Acil durum kararnamesinin en önemli özelliği, Küba’ya petrol sağlayan ülkelere ek gümrük vergisi getirilmesini öngörmesi ve böylelikle yaptırımların üçüncü ülkelere yayılmasının önünü açması. Kararname, bu özelliğiyle Clinton’ın 1996’da Küba’ya yaptırımları ağırlaştırmak için yürürlüğe koyduğu Helms-Burton Yasası’nı hatırlatıyor.

Benzer şekilde o dönem Clinton hükümeti, Soğuk Savaş’ın sona erişini fırsat bilerek Sovyet desteğinden mahrum kalan Küba ekonomisine son bir darbe vurmak istemişti. “Özgürlük ve Demokratik Dayanışma” adını taşıyan Helms-Burton Yasası’na göre, Küba’yla ticaret yapan yabancı bir şirkete ABD’de dava açılabilecekti.

Avrupa Konseyi tarafından şiddetle kınanan yasaya İngiltere, Kanada, Brezilya, Meksika ve Arjantin gibi Küba’yla ticaret yapan birçok ülke karşı çıkmış ve sonuçta Helms-Burton Yasası uygulanamamıştı. Bugün de aynı şekilde Trump’ın acil durum kararnamesine sert bir tepki gösterilmesi gerekiyor. Özellikle son yıllarda Küba’ya petrol ihracatını artıran Meksika’nın Trump’ın yaptırımlarına direnmesi çok önemli.

Soğuk Savaş boyunca Küba ekonomisine destek veren Sovyetler Birliği’nin yerini 2000’li yıllarda Venezuela almış, bu da altmış yıldan uzun süredir ABD ambargosu altında ezilen Küba ekonomisine can simidi olmuştu. Venezuela’nın yokluğunda, Küba ile yeni dayanışma stratejileri geliştirmek, Latin Amerika solunun önündeki en önemli ödevlerden biri olmalı.

4. Güvenlik krizi: uyuşturucu ticareti, organize suç ve şiddet

Latin Amerika ülkelerinde, son dönemde uyuşturucu kartelleriyle bağlantılı olarak artan organize suç oranları, bölgenin en yakıcı yapısal sorunlarından biri olarak öne çıkıyor. Bu durum, 2025 yılında bölgede gerçekleştirilen seçimlerin çoğunda, güvenlik meselesini siyasal tercihleri belirleyen başlıca etkenlerden biri haline getirdi.

Ekvador’da, ülke tarihinde görülmemiş bir şiddet ve güvenlik krizinin yaşandığı bir dönemde yapılan seçimler, sağın “sert güvenlik devleti” söylemini meşrulaştırdı ve böylece ikinci turda muhafazakâr Başkan Daniel Noboa yeniden seçildi. Ekvador’un yanı sıra kısmen Şili ve Arjantin’de de yükselen suç oranları, seçmenleri “sert” çözümler vaat eden sağ adaylara itti.

Her ne kadar polise daha geniş yetkiler tanınması ve hapis uygulamalarının yaygınlaştırılması gibi insan hakları ihlallerine açık pratikler nedeniyle ciddi kaygılar doğursa da sağın güvenlikçi retoriği, siyasal ve toplumsal düzeyde geniş bir karşılık buluyor. Ordu destekli iç güvenlik operasyonları, olağanüstü hâl uygulamaları, yargı denetiminin zayıflatılması ve cezasızlık rejimlerinin kurumsallaştırılması gibi “demir yumruk” politikalarının kesin ve hızlı çözümler sunduğu iddiası büyük ölçüde kabul görüyor.

Ne var ki organize suçla mücadele, kısa vadeli güvenlikçi önlemlerle ya da devletin zorlayıcı kapasitesinin artırılmasıyla çözülebilecek bir mesele değil. Aksine, bu olgu, yapısal eşitsizlikler, dışlanma ve kırılganlık üreten sosyo-ekonomik koşullarla yakından bağlantılı. Bu nedenle etkili bir mücadele, daha fazla devlet şiddetine değil, uzun vadeli, kapsayıcı ve dönüştürücü sosyal politikalara, kurumsal kapasitenin güçlendirilmesine ve toplumsal adaletin tesisine dayalı bütüncül bir yaklaşımı gerektiriyor.

Meksika ve Kolombiya’daki sol hükümetlerin hayata geçirmeye çalıştığı sosyal politikalar da bu yaklaşımın bir ürünü. Özellikle Meksika’daki “Kurşun değil, kucaklaşma” (Abrazos, no balazos) söylemi, organize suçla mücadelede güvenlikçi önlemler yerine sosyal politikalar, yoksullukla mücadele, gençleri suçtan uzaklaştırma ve yapısal nedenlere odaklanma vurgusuna işaret ediyor.

Bu politikaların kısa dönemde sonuç vermesi elbette mümkün değil. Eşitsizlik ve adaletsiz üreten toplumsal, ekonomik ve siyasal yapılar değişmedikçe “yapısal şiddet” de devam eder. Sağcıların bu koşullarda “hızlı” çözümler önermesi, üstüne üstlük son dönemde artan göçmen karşıtlığı ile birlikte medyada ve sosyal medyada suç algısının büyümesi, sol siyaseti büyük bir çıkmaza sokuyor.

Bu koşullarda organize suçla mücadele, son dönemde iktidardaki solcuları en çok zorlayan meselelerden biri haline geldi. Öyle ki Boric gibi bazı solcu liderler rekabet baskısı nedeniyle güvenlikçi zemine kaydılar ve sağcıların söylemlerine meşruiyet kazandırdılar.

Bundan sonraki süreçte, Latin Amerika solunun yapması gereken, ne kadar zor olursa olsun, organize suç meselesini ısrarla “güvenlikleştirmeden arındırmaya” ve bütüncül bir kamu politikası olarak yeniden çerçevelemeye çalışmak olmalı.

5. Otoriter popülizm ve toplumsal cinsiyet karşıtı (anti-gender) hareketler

Son dönemde sadece Latin Amerika’da değil, dünya genelinde yükselen otoriter popülizmin en temel zeminlerinden birini “değerler meselesi” söylemi oluşturuyor. Aile, vatan, görev, düzen ve ataerki savunusunun kutsanması, aşırı sağcı liderlerin seçim kampanyalarında sıklıkla öne çıkıyor.

Brezilya’da 2018 seçimlerini kadın düşmanı ve homofobik söylemleriyle öne çıkan aşırı sağcı aday Jair Bolsonaro’nun kazanması, Latin Amerika’da otoriter popülizmin en önemli zaferlerinden biriydi. Bolsonaro, beş çocuğundan birinin kız olmasını “karısının zayıflığı” olarak açıklamış, hamile kalacakları için kadınlara daha az maaş ödenmesi gerektiğini savunmuş, kadın cinayetlerinden dolayı “mızmızlanmamak gerektiğini” söylemiş ve kadın bir milletvekiline “tecavüz edilemeyecek kadar çirkin” demişti.

Bolsonaro’yu 2023’te Arjantin’de Javier Milei’nin, 2025’te Şili’de José Antonio Kast’ın zaferleri izledi. Bu liderlerin söylemlerinin hedefinde özellikle kadınlar ve LGBTQI+’lar var. Feministleri geleneksel değerlerin en büyük düşmanı ilan eden sözde “toplumsal cinsiyet ideolojisiyle mücadele” söylemi, toplumsal cinsiyet eşitliğine, kürtaj hakkına, eşcinsel çiftlerin evlenme ve evlat edinme haklarına ve okullarda cinsellik eğitimi verilmesine karşı çıkıyor. Bu siyaset biçimi “toplumsal cinsiyet” (gender) kavramının kendisini doğrudan hedef haline getirdiği için “anti-gender” olarak anılıyor.  

Otoriter popülist hareketler, dünya genelinde olduğu gibi Latin Amerika’da da toplumsal cinsiyete yönelik bir “takıntı” etrafında seferber oluyorlar. Radikal milliyetçi partilerle sağ popülistleri de kapsayan “anti-gender” hareketler, feminizmi ve LGBTQI+ mücadelesini tehditkâr bir “toplumsal cinsiyet ideolojisi” olarak tanımlıyor ve böylelikle korku temelli anlatılar sunarak geniş toplumsal kesimlere kolaylıkla hitap edebiliyorlar.

Bu durum, toplumsal cinsiyeti sağ popülizmin başarısını ve ideolojik gücünü anlamada başat bir unsur olarak ele almanın önemini ortaya koyuyor. Latin Amerika solunun feminist mücadele ile el ele gitmesi gerektiğine de işaret eden bir olgu bu. 

6. Evanjelizm ve yeni-muhafazakârlık

Otoriter popülizm ve “toplumsal cinsiyet karşıtı” hareketlerle birlikte düşünülmesi gereken en önemli unsurlardan biri de Evanjelizm. Zira özellikle Brezilya örneğinde Bolsonaro ile birlikte aşırı sağın yükselişi, doğrudan laik devleti hedef alan muhafazakâr bir hareket olarak gelişti.

“Evanjelik” kavramı genellikle Protestan Kilisesi’nin muhafazakâr kanadındakileri tanımlasa da bu kavram, Latin Amerika’da genellikle tüm Protestanları kapsayacak şekilde kullanılıyor.

Latin Amerika’daki Protestanların yüzde 80’i Pentekostal. Pentekostalizm, özellikle 1980’lerden itibaren kilisenin sunmaya başladığı çeşitli eğitim ve sağlık programlarının da etkisiyle alt sınıflarda hızla yayılmaya başladı.

Pentekostal akımlar, takipçilerine şifa, bolluk ve bereket müjdelemesiyle öne çıkıyor. Brezilya’da yolu ya da hastanesi olmayan ücra yerlerde ve gecekondu mahallelerinde sosyal hizmet sunan Evanjelik kiliselerin hızla yayılmasında, bu “maddi kazanç” vurgusunun etkisi yadsınamaz.

Bu süreç, Latin Amerika genelinde solun geleneksel toplumsal tabanının aşınmasına neden oldu. Yoksul kentli kesimler, emekçiler ve gecekondu mahalleleri, solun geleneksel tabanını oluştururken 1980’lerden itibaren, Evanjelik kiliseler, sosyal yardım, dayanışma ağları, aidiyet ve “ahlaki düzen” vaatleriyle solun yerini doldurmaya başladı.

Evanjelizm, günümüzde yeni-muhafazakârlığın kültürel ayağını oluşturan en önemli unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Evanjelikler, kültür savaşlarını merkeze çekerek kürtaj karşıtlığını, “anti-gender” söylemi, “aile değerlerini” ve dini temelli ahlaki düzeni siyasetin temel meseleleri haline getirmeye çalışıyorlar.

Evanjeliklerin Latin Amerika siyasetindeki etkisinin giderek arttığını söylemek mümkün. Brezilya’da 2022 seçimlerinde Lula kazandı ama ikinci turda, kıl payı farkla Bolsonaro’yu geride bırakabildi. Üstelik Brezilya tarihinin en muhafazakâr kongresi seçildi.

Bu yıl 4 Ekim’de Brezilya’da seçimler olacak. Lula, yeniden aday olduğunu açıkladı ve dördüncü dönem için yarışacak. Karşısında ise darbe girişiminden hüküm giydiği için yeniden aday olamayan eski Başkan Jair Bolsonaro’nun en büyük oğlu ve senatör Flávio Bolsonaro yer alacak.

Anketlere göre, toplumsal tabanı güçlü olan Lula önde görünüyor. Ancak mesele sadece seçim siyaseti değil. Evanjeliklerin demokrasiye verdikleri en büyük zarar, kendilerinden olmayanları şeytanlaştırarak toplumsal kutuplaşmayı artırmaları.

Evanjelik hareketlerin gücü, yalnızca sandıkta değil, medyada, eğitimde ve mahalle örgütlenmelerinde kendini göstererek toplumsal hegemonya mücadelesinde solu çevreliyor. Bu koşullarda sol iktidarda olsa bile, toplumsal hegemonya kaybediliyor.

7. Liderlik meselesi ve sol içi bölünmeler

Latin Amerika solunun, özellikle de “radikal solun” önemli handikaplarından biri de popülist liderlerin iktidarı bırakmama ve otoriterleşme eğilimi.

Başkanlık sistemiyle yönetilen Latin Amerika ülkelerinin çoğunda parti disiplininin görece zayıf olduğunu ve bu yüzden partiden ziyade liderlerin öne çıktığını söyleyebiliriz. Bu da karizmatik liderleri öne çıkaran ve popülizm eğilimini güçlendiren bir atmosfer yaratıyor.

Akla gelen ilk iki örnek Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chávez (1999-2013) ile Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales (2006-2019). İkisi de yaklaşık 13-14 yıl kesintisiz görev yaptı. İki lider de önce referandumla dönem sınırlamasını kaldırmayı denedi. Venezuela’da 2007’de başkanın yeniden seçilmesinin oylandığı referandumda halkın yüzde 51’i hayır dedi. Chávez’in ilk ve tek referandum yenilgisiydi bu.

2016’da ise Bolivya’da Morales, bir kez daha aday olabilmesi için gerekli anayasa değişikliğini referandumla oyladı. Halk burada da yüzde 51 ile hayır dedi. Buna rağmen iki lider de referandum yenilgisine rağmen iktidarı bırakmadılar ve strateji değiştirerek yeniden seçilmenin yollarını buldular.

Latin Amerika’da “solun kalesi” olarak görülen bu iki ülkede de koltuğu bırakmayan liderler, solun içinde bölünmeleri, temsil krizlerini ve seçim yenilgilerini beraberinde getirdi.

Venezuela’da, Chávez’in ölümünden sonra iktidara gelen Maduro, 2024 seçimleri öncesinde seçimleri kazanamaması durumunda ülkenin bir kan banyosuna dönüşeceğini ve iç savaşa sürükleneceğini söylemişti. Seçimin ardından ayrıntılı sonuçlar yayınlamadan ve ıslak imzalı tutanakların tamamı açıklanmadan Ulusal Seçim Konseyi (CNE), Maduro’yu yüzde 51 oyla galip ilan etti. Muhalefet ise oyların yüzde 65’ten fazlasını alarak seçimi kazandığı iddiasındaydı. Sonuçta seçim şaibeli olarak kaldı ve Maduro büyük ölçüde meşruiyetini kaybetti.

Bolivya’da ise Morales’in dördüncü kez aday olduğu 2019 seçimlerinde oy sayımında şeffaflık sorunları ortaya çıkınca ülkede büyük protestolar çıkmış ve güvenlik güçleriyle şiddetli çatışmalar yaşanmıştı. Krizi fırsat bilen ABD destekli muhalif gruplar, ordu ve polisin desteğiyle Morales’i istifaya zorlamış; Morales, darbenin ardından Meksika’ya sürgüne gitmişti.

2025 seçimlerinde sürgünden dönen Morales, bir kez daha aday olmak istedi. Ancak Anayasa Mahkemesi adaylığına izin vermeyince, Morales, kendisinin yarışmadığı bir seçimi meşru saymayacağını açıkladı. Morales’in 2025 seçimlerinde başlattığı “geçersiz oy” kampanyasının sonucunda sandıktan 1,4 milyon geçersiz oy çıktı. Oyların yüzde 20’sine denk gelen rekor sayıda geçersiz oy, solun oylarının çöpe gittiği anlamına geliyordu. MAS içindeki bölünmenin en büyük sorumlusu olan Morales’in koltuk sevdası, Bolivya’da yirmi yıl sonra ilk kez sağcıların seçim kazanmasına neden oldu.

Maduro ve Morales gibi liderlerin otoriterleşme eğilimi, sadece kendi ülkelerinde değil bölge genelinde de sol içinde bölünmelere yol açan önemli bir etken. 2023’teki Güney Amerika Zirvesi’nde Brezilya’nın öncülüğünde, ekonomik, kültürel ve sosyal entegrasyon için girişimde bulunulmuş ancak Maduro’nun meşruiyetiyle ilgili tartışmalar solu ikiye bölmüştü. Bu durum, Latin Amerika solunun liderlerden ziyade toplumsal hareketleri merkeze alan bölgesel politikalara ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor.

8. Sol parti-toplumsal hareket ilişkisi

Latin Amerika’da, 2000’li yılların başlarında yükselen ilk sol dalga, 2013’ten itibaren küresel emtia fiyatlarındaki düşüşle birlikte ivme kaybetmişti. Zira “pembe dalga” hükümetleri, sosyal politikalarını büyük ölçüde hammadde ihracatından elde ettikleri gelirle finanse ediyorlardı. Bu sürecin kesintiye uğraması, özellikle 2015’ten itibaren seçimlerde sağcıların öne çıkmasına yol açtı.

Solun tekrar yükselişe geçmesinde 2019’da bölge geneline yayılan kitlesel protestolar başat rol oynadı. Protestolarda öne çıkan müesses nizam karşıtlığı, bölgede sağın yükselişinin kalıcı olmayacağının göstergesiydi. Özellikle Arjantin, Şili, Kolombiya ve Honduras’ta neoliberal politikalar uygulayan hükümetlere karşı gelişen kitlesel protestolar, solu iktidara taşıyarak “ikinci pembe dalga” olarak anılan süreci başlattı.

Bu açıdan ikinci sol dalganın ilkine göre toplumsal hareketlerle daha sıkı bir ilişki kurması beklenirdi. Ne var ki solcular ancak geniş koalisyonlar oluşturarak ve merkeze yönelerek tekrar iktidara gelebilmişlerdi. Başka bir ifadeyle, sol, iktidara daha “ılımlı” bir şekilde dönmüştü.

Solun yeni aktörlerinden Şilili Gabriel Boric ve Kolombiyalı Gustavo Petro, radikal sola mesafeli olduklarını her fırsatta dile getiriyordu. Bu liderlerin uzlaşmacı tutumları, yerleşik düzenin temsilcilerine tepki duyan farklı toplumsal kesimlere ulaşmaya yönelikti. Dolayısıyla pembe dalganın yeni liderleri, kendilerini iktidara taşıyan toplumsal hareketlerle daha doğrudan bir ilişki kurmaktansa merkez siyasete yöneldiler.

Latin Amerika solunu “radikal” ve “devrimci” yapan esas unsur, sol partilerin toplumsal hareketlerle ilişkisinde aranmalı. Burada söz konusu olan, Batı merkezli, olumsuz bir “radikallik” anlayışından ziyade sol mücadeleye daha çok alan açan ve toplumsal muhalefet aktörlerini karar alma mekanizmalarına daha doğrudan dahil eden radikal bir toplumsal dönüşüm gereksinimi. “Pembe dalga”nın bu anlamda belki de biraz daha kızıl tonlara çalması gerekiyor.

9. Ekonomik krizler

Latin Amerika solunu, özellikle de ikinci pembe dalgayı sınırlayan en önemli koşullardan biri de küresel ekonomik konjonktür. Artık solcular için 2000’lerin başlarındaki gibi elverişli olanaklar söz konusu değil.  

O dönem emtia fiyatlarındaki artış, Çin’in büyümesinden kaynaklanıyordu ve hammadde için talep yaratıyordu. 2022’den itibaren ise fiyat artışları, ekonomik büyümeden ziyade Ukrayna’daki savaştan ve COVID-19 Pandemisinin ardından tedarik zincirinde yaşanan aksaklıklardan kaynaklandı.

Özellikle enerji krizi ile birlikte hissedilen enflasyonist baskılar, Latin Amerika ülkeleri için 1980’lerdeki gibi bir “kayıp on yıl” ihtimalini gündeme getirdi. Buna göre, artan borçlar, bölge dışından gelen fiyat şokları ve ABD Merkez Bankası (FED) başta olmak üzere önde gelen merkez bankalarının keskin faiz artışları, Latin Amerika ekonomilerini bir kez daha iflasın eşiğine getirebilirdi.

Arjantin’de liberteryen/aşırı neoliberal lider Javier Milei’yi iktidara getiren süreçte de büyük ölçüde ekonomik baskılar belirleyici oldu. Milei’ye göre enflasyonun tek nedeni bütçe açığıydı. Bu sebeple Milei döneminde, devlet harcamalarında sert kesintiler yapıldı, ulaşım, enerji ve gıda sübvansiyonları büyük ölçüde kaldırıldı, kamu yatırımları neredeyse durduruldu, 48 bin kamu çalışanı devlet kadrolarından çıkarıldı ve yeni kamu personeli alımları donduruldu.

Bununla birlikte peso yaklaşık yüzde 50’den fazla devalüe edildi, faizler yükseltildi ve para arzı ciddi biçimde daraltıldı. Bunun sonucunda aylık enflasyon çok yüksek seviyelerden kademeli olarak düşüşe geçse de maaşların geride kalması ve reel ücretlerin düşmesi ekonomiyi ciddi biçimde daralttı. İç talep çöktü, yoksulluk oranı yüzde 50’nin üzerine çıktı. Orta sınıf erimeye ve gelir dağılımı eşitsizliği artmaya başladı.  

“Başarı hikâyesi” olarak sunulan ve diğer ülkelere örnek olarak gösterilen bu “testere modeli”ne karşın solun ikna edici bir sosyal adalet modeli sunması gerekiyor. Latin Amerika’da en düşük gelirlilere yönelik olarak uygulanan sosyal yardım politikaları orta sınıflar tarafından genellikle “sol para saçıyor ve enflasyona neden oluyor” şeklinde algılanıyor. Bu da Milei ve Kast gibi liderlerin neoliberal politikalarına yeşil ışık yakıyor.  

Oysa enflasyonun sadece fiyat arzından kaynaklanmadığını, tekelleşme ve döviz bağımlılığının da enflasyona yol açtığını orta sınıflara çok iyi anlatmak gerekiyor. Pembe dalga liderlerinin, gıda ve enerji kartellerine yönelik etkin rekabet politikaları geliştirmeleri ve döviz ihtiyacını azaltacak yerli üretim ve bölgesel ticaret mekanizmaları sunmaları bu açıdan şart.

Latin Amerika solunun sosyal adalet modeline bir türlü dahil edemediği araçlardan birinin de vergi olduğunu bu noktada söylemek gerek. Vergi temelli eşitsizlikle mücadele programlarının hayata geçirilememesinin önündeki en büyük engel ise bölgede sömürgecilik döneminden miras kalan oligarşik yapılar. Kalıcı servet vergileri koymak ve ulusaşırı şirketlere sert vergi yaptırımları uygulamak, sol hükümetlerin sınırlarını zorluyor. Kuşkusuz, solun iktidarını tartışmaya açan en önemli sınırlılıklardan biri bu olmaya devam edecek.

10. Pembe dalganın ötesinde: post-ekstraktivizm ve ekolojik adalet mücadelesi

Tüm bu zorlu koşullar işinde Latin Amerika solunun aslında en büyük sınırlılığı, doğal kaynak sömürüsüne dayalı ekstraktivist modele dayanması.

Emtia fiyatlarındaki yükselişten elde edilen gelirin en yoksul kesimlerin lehine olacak şekilde yeniden dağıtılmasına dayanan bu model hem çevreye zarar veriyor hem de gelir dağılımı eşitsizliğini bir ölçüde giderse de neoliberalizmin hâkim birikim rejimi olarak yerleşmesini sağlıyor. Bu modelin sürdürülebilir olmadığı artık ortada.

Zor koşullar, solun yeni bir model ve yeni örgütlenme biçimleri geliştirmesi için bir fırsat olarak da değerlendirilebilir. Bu açıdan ekstraktivist kalkınma stratejisinin ötesine geçen daha radikal, “post-ekstraktivist” olarak tanımlayabileceğimiz, daha çevreci bir sol gündeme her zamankinden daha çok ihtiyaç var.

Çevre meselesi, iki açıdan Latin Amerika solunun gelişimi için önemli bir fırsat sunuyor. Birincisi, çevresel sorunlar ve iklim değişikliği, sol mücadele içindeki farklı nesilleri bir araya getiren, geleneksel solcularla daha genç yeşil hareket aktivistlerini kaynaştıran, bununla birlikte öğrencileri, kadınları, yerlileri ve köylüleri birlikte mobilize eden meselelerin başında geliyor. İkincisi, çevre meselesi, Latin Amerika’da solcuların bölgesel iş birliği mekanizmaları geliştirebilmeleri için de önemli bir zemin oluşturuyor. 

Bu noktada “Buen vivir” adını verdikleri dünya görüşüyle yüzyıllardır doğa ile iç içe, uyum içinde yaşayan yerlilerin, solcu liderlere daha radikal bir çevreci program uygulamaları için baskı uygulayan en temel aktörler olduğunu vurgulamak gerek.

Latin Amerikalı solcu liderler, çevreci bir kalkınma modeli benimseyerek yerli hareketleri başta olmak üzere toplumsal hareketlerle aralarındaki ilişkiyi daha adil, eşitlikçi ve demokratik bir şekilde yeniden tanımlamak zorundalar.

Diğer yazıları

Emperyalist yörüngede ateşkes ve Lübnan soyutlanması – Özkan Yıkıcı

Klasik bir yeni emperyalist kural işleyişini daha yaşadık. Trump,...

İran savaşı Batı Asya haritasını yeniden şekillendiriyor – Prabir Purkayastha

Filistin meselesi küresel bir meseledir ve sömürgesizleşme sürecinin bir...

Emperyalizmin berbat bir sayfası – Hayri Kozanoğlu

Trump’ın İran’a yönelik saldırı kararları, 1953’te Musaddık’ın devrilmesinden Irak...

YKP: Tayyip elini yakamızdan çek!

YKP Genel Sekreteri Murat Kanatlı, fiber optik protokolündeki son...

Buyurun: Epstein dosyasına – Özkan Yıkıcı

Olay öyle münferit değildir. Aslında genel durumdan soyutlayıp daha...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,967TakipçilerTakip Et
807AboneAbone Ol

Son eklenenler

Emperyalist yörüngede ateşkes ve Lübnan soyutlanması – Özkan Yıkıcı

Klasik bir yeni emperyalist kural işleyişini daha yaşadık. Trump,...

Peter İlkesi ve Artı Değer – Çağla Elektrikçi

Modern işyerlerinde kapitalizmin çelişkileri günlük hayatta en görünür hâlini...

Mum yakın: Dünyanın en “kirli” ve en “yolsuz” 32 ülkesinden biri olduk… – Hasan Kahvecioğlu

Ciddi bir anketin “taptaze” bulguları bunlar…Bu ülkede yaşayan insanların...

Üst-El – Şener Elcil

Başlığa bakıp, herkesin adanın kuzeyinde tüm olumsuz işlerden sorumlu...

Tayvan’ın “anavatanla birleşmesi” Çin için neden bir zorunluluktur? – Cevdet Kadri Kırımlı

Çin’in temel çıkarlar (核心利益) arasında nitelediği toprak bütünlüğü konusundaki...

Siyasal iklimde sıcak günler dokunurken – Özkan Yıkıcı

Son birkaç gündür, kendi mahallemde Kıbrıs’la alakalı siyasal sıcak...

İran Devrimi ve Foucault’nun Siyaset(sizlik)leri – Daniel Bensaïd

Deleuze ve Foucault, her biri kendi tarzında, daha 1970’lerden...

Canlı yayın