Son yılların Altı Şubatı, bambaşka bir acıyla hatırlanır oldu. Yaşanan gerçekler, ağırlaşan sevinç veya acıyla birlikte derinleşirken, hatırlayışlar bambaşka duygularla gerçekleşir. Acılar ya da sevinçler, gerçekleriyle birlikte anımsanınca başka bir hâle bürünür. Yaşanan bir daha yaşanamaz. Ancak alınacak dersler, öğrenilecek birikimler ve gelecek için önemli davranış planlamaları da dayatmanın sonucu olarak ortaya çıkar.
Son Türkiye’deki Altı Şubat depremi, adeta hem doğa gelişmeleri hem de hatalar ile rant eksenli tutumların birleşmesi sonucu ortaya çıkan ortak acılardan biridir. Elbette siyasal olarak alınacak çok ders vardır. Fakat şu handikap da vardır: Eğer aynı siyasal koşullar devam ediyorsa, değil ders almak, gerçeklerin dahi tersyüz edilmesine benzin dökülmektedir.
Türkiye, yaşanan gelişmeler bakımından yine incelenecek bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. Birileri başarı, ötekileri ise yıkım anlatılarını sıralamakta hiç zorlanmamaktadır. Fakat olan şudur: Yaşanan Altı Şubat felaketi, üç yıl öncesini dahi aratan sonuçlar yaratmıştır. Üstelik bir işin özüne inildiğinde, yalnızca depremlerin yıkımı değil; deprem öncesi alınan kararlar, deprem anındaki davranışlar ve deprem sonrası yaşananlar, adeta geniş bir haritanın çıkarılmasını gerektirmektedir.
Üstelik bir yanda hâlâ başarı, öte yanda ise felaket anlatılarının sürdüğü ikili bir tabloyla yaşanmaktadır. Aradan geçen üç yıla rağmen hâlâ ev sorunu konuşuluyorsa, ölü sayılarında inandırıcılık eksik kalıyorsa, birçok yerleşimin eskisi gibi olamayacağına dair çıkarımlar yapılıyorsa, bunlar acıların sürekliliğinin kanıtlarıdır.
Olay sonrası yapılan yargılamalarda alınan bazı sonuçlar da konunun önemli siyasal boyutunun ötelenmiş olduğunu göstermektedir. Zaten bizzat Kuzey Kıbrıs’tan üç gün sonra Adıyaman’a giden heyetimizin de tespiti olan “müdahale edilmeme” durumu, kuşkuları artırmaya yetmiştir.
Şimdi hem sorunlar hem de gelecek ikilemi içinde konu, sıcağı sıcağına gündemde kalmaya devam etmektedir. Bir sistem aynası karşımıza çıkmaktadır. Daha da olmaması gereken ise depremin etkilediği geniş bölgede farklı seslerin ortaya çıkmasıdır. Hatay ili, bu konuda nedense hep öne çıkarılmıştır. Bir başka uygulama biçimiyle algısaldan gerçeğe doğru bir kayma yaşanmaktadır.
Ancak net olan şudur: Yanlışlar ve sonuçlar ortadayken hâlâ kaç kişinin hayatını kaybettiği kesin değildir. Bu arada ortaya çıkan yeni sorunlarla birlikte deprem meselesi daha da karmaşık hâle gelmektedir. Örneğin Epstein dosyasında konuşulanlar üzerinden, Hatay’daki kaybolan kız çocukları yeniden gündeme gelmiştir. Çünkü büyük depremlerde, nedense hep kaybolan çocuklar, yanıtsız kalan acılardan biri olarak tarihe geçmektedir.
Kuzey Kıbrıs’ta da bu olayın konuşulması kaçınılmaz olmuştur. Türkiye gerçeği ile buradaki algılama biçimi sürekli sorgulanmıştır. Hatta önemli yıkımlar yaratan durumlar bile burada sınırlı biçimde ele alınmıştır. Depremlerde de durum böyleydi. Ancak bu kez Kıbrıslıların da hayatını kaybedenler arasında olması, İsias gibi felaketlerin ve istismar edilen karmaşık süreçlerin gündeme gelmesi, acıların buraya kadar taşınmasına neden olmuştur.
Yaşanınca yalnızca acı değil, hatalar ve sonrasında yaşananlar da konuşulmak zorunda kalınmıştır. Hatta Türkiye’de yaşananlara kıyasla burada daha net eleştiriler yapılmıştır. Elbette Adıyaman’daki felakette aileler örgütlenmiş ve örgütlü bir ses oluşturmuştur. Ancak Hatay’da hayatını kaybeden Kıbrıslılar da olmasına rağmen bunlar yeterince konuşulmamıştır. Örgütlü ses eksikliği ve duyarlılık yetersizliği nedeniyle burada kaç kişinin öldüğü bile net değildir. Bu durum, örgütlü olmanın, acıda dahi ses vermenin önemini duygusal da olsa göstermektedir.
Kıbrıs’ta da bu durum karşılık bulmuştur. Üstelik acıların oluş biçimindeki yanlışların normalleşmesi de kaçınılmaz olarak tartışılmıştır. Bilerek yapılan yanlışlar, acı üzerinden yeni sistemsel acılar üretmiştir. “Ortak acı” denilse de burada bir kaçış vardır. Birçok kesim, olayın oluş biçimi, kurtarma anındaki eksiklikler ve yargı süreçleri nedeniyle eleştirel bir tutum almıştır. Ancak bazı işbirlikçi, yalaka ve hamasi çevreler, ölüm acısını kullanarak hamasi bir sis perdesi çekmiş ve konuyu orada bırakmıştır. “Türk adaletine güveniyorum” ezberiyle de önlerine bir duvar örmüşlerdir.
Tüm bu farklı duruşlara rağmen, ilk defa Kıbrıs’ta da onca Türkiyeleşmeye karşın bir doğa afetinin siyasal rant ve kitlesel yıkım boyutu bu denli geniş şekilde konuşulmuş ve tartışılmıştır. Hamasi ezberlerle yaklaşanların, yeniden Altı Şubat gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldıkları da görülmüştür. Ezbere güvenilen adalet, onları sis içinde bırakmaktan öteye gidememiştir.
Kısaca, bir Altı Şubat daha geldi. Aradan üç yıl geçti. Acılar dinmedi. Sorular, bırakın azalmayı, artarak sürmektedir. Maraş gibi yerlerde bazı örgütlerin anmalarına dahi izin verilmemiştir. Deprem yedi ili kapsamasına rağmen, hep Hatay öne çıkarılmıştır. Çünkü deprem sürecinde dahi siyaset, “yönetimden farklı olmanın” farklı davranmanın normal olduğunu savunmuştur.
Hâlâ konut sorunu çözülememiştir. Hatay’da çözülüyor gibi görünse bile imza aşamasında yeni zorluklar çıkarılmaktadır. Altyapı hizmetleri tamamlanamamıştır. Buna karşın birileri övgü, ötekiler eleştiri yapmaktadır. Medyanın ikili tutumu da tarafları yönlendirmeyi kolaylaştırmaktadır. İlk defa Türkiye’deki bu felaket, Kuzey Kıbrıs’ta da acılarla konuşulmuştur.
Şimdi dördüncü yıla girilirken geleceğin kuşkularla dolu olduğu açıktır. İklim bozulmasıyla birlikte doğa felaketlerinin daha yıkıcı hâle geleceği de bellidir. Ancak aynı büyüklükteki iki depremin birinde büyük yıkım, diğerinde ise görece daha az hasar yaratmasının nedenleri mutlaka sorgulanmalıdır.
Kuzey Kıbrıs için ise ilk defa böylesine kapsamlı bir olayda Türkiye çok yönlü biçimde tartışılmıştır. Bu da bazen acının, bazen örgütlü mücadelenin içinden gerçekler ortaya çıktığında, hamasetin ne kadar sahte olduğunu göstermeye yetmektedir.



