Yılın ilk ayı oldukça gerilimli, hareketli ve belki de tüm yıla damga vuracak olay ve gelişmelerle geçti. ABD Başkanı Trump tarafından Venezuela’da gerçekleştirilen haydutluk, Grönland’a gönderilen işgal mesajı, Suriye’de cihatçılara ilan edilen aşk ve Kürtlere ihanet, Davos’ta Gazze’nin ele geçirilmesi için oluşturulan ‘Barış Kurulu’nun ilanı ve İran’a yönelik yeni tehditler bunlardan sadece birkaçı…
Kendisini “dünyanın efendisi” ilan etmeye hazırlanan Trump’ın, ABD’nin en büyük emperyalist güç olarak kalması için attığı adımlar ve yaptığı hamleler artık karşılıksız kalmıyor. Rakip emperyalist devletler ve güçler gelişmeleri sessizce geçiştirmiyor. Özellikle de Avrupa ülkeleri.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin kanatları altına giren Avrupa, şimdi kendi çıkarlarını öne çıkararak itiraz ediyor. Trump’ın –Grönland’da görüldüğü gibi– yaptığı “arka bahçe” muamelesi, Avrupa’nın sarsılıp kendisine gelmesine yol açtı. Önce, Grönland’ın Trump’a kaptırılmayacağı konusunda ortak bir duruş sergilendi. Ardından yıllardır tozlu raflarda duran iki önemli serbest ticaret anlaşmasının altına imzalar atıldı.
Avrupa Birliği’nin (AB) Brezilya, Arjantin, Paraguay ve Uruguay’ı kapsayan Mercosur (güneyin ortak pazarı) serbest ticaret anlaşmasını imzalaması, asıl olarak Avrupalı sanayi ve tarım tekelleri için yeni gümrüksüz pazar alanı anlamına geliyor. 1991’de bir serbest pazar olarak kurulan Mercosur kapsamındaki dört ülkede toplam 250 milyon insan yaşıyor. Bölgeyi önemli bir pazar olarak gören AB’nin serbest ticaret için 25 yıldır sürdürdüğü görüşmeler, politik olarak aralık 2024’te kabul görürken, imzalar 17 Ocak 2026’da atıldı. AB içinde kimi pürüzler ve itirazlara rağmen onaylanarak yürürlüğe girmesi bekleniyor. Böylece AB ile Mercosur ülkeleri arasında mal ve hizmetlerin yüzde 90’ında gümrük tarifeleri kalkmış olacak. Anlaşmanın Avrupa’da tarım sektörünü vurması beklenirken, sanayi sektörünün güçlenmesine yol açacağı söylenebilir.
Bu anlaşmadan 10 gün sonra, 27 Ocak’ta Yeni Delhi’de AB ile Hindistan arasında imzalanan serbest ticaret anlaşması ise yakın dönemde dünya ticaret seyrini değiştirmeye aday görünüyor. Yaklaşık 2 milyar insanın yaşadığı Hindistan ve AB’de mal ve hizmetlerin gümrüksüz dolaşıma sokulması, AB için devasa büyüklükte yeni bir pazar anlamına geliyor.
2027’de yürürlüğe girmesi planlanan anlaşmanın, özellikle Alman otomobil tekelleri için, daralan pazar ve artan rekabete karşı bir soluk olması bekleniyor. Hindistan, bugüne kadar Almanya için önemli bir pazar değildi. Köln Alman Ekonomi Enstitüsünün (IW) verilerine göre, Almanya’nın ihracatının sadece yüzde 1’i Hindistan’a gidiyor. Bu oran Çin’e yapılan ihracattan çok az. Alman şirketlerinin rekabet nedeniyle giderek zorluk yaşadığı Çin’in aksine, Hindistan’da ekonomi büyüyor. Ekonomistler, anlaşmayla AB ile Hindistan arasındaki ticaretin iki kattan fazla artabileceğini tahmin ediyor.
Hindistan ise anlaşmayla sadece dış yatırımlar ve Avrupa iş gücü piyasasına erişim değil, aynı zamanda AB’ye tekstil ve mücevher ihracatı için yeni bir fırsat bulmuş gibi görünüyor. Keza, Trump’ın, Rusya’dan petrol aldığı gerekçesiyle Hindistan için koyduğu yüzde 50 gümrük vergisinden etkilenmemenin de bir yolu bu.
AB, aynı gün Hindistan ile sadece serbest ticaret değil aynı zamanda askeri boyutu olan bir güvenlik anlaşmasını da imzaladı. Bu nedenle AB ve Hindistan arasındaki yakınlaşmanın maddi koşulları giderek stratejik bir ortaklığa dönüşme potansiyeli taşıyor. AB’nin bu koşullarda “tüm anlaşmaların anası”nı imzalaması aynı zamanda en yakın müttefiki ABD’nin tehditlerine verdiği bir yanıt olma özelliği taşıyor.
Benzer bir yanıt pazartesi günü Hamburg’da yapılan Kuzey Denizi zirvesinde de verildi. Ukrayna savaşından önce enerji bakımından Rusya’ya bağımlı olan Avrupa ülkeleri, savaşın başlamasıyla bu kez ABD’ye bağımlı hale gelmişti. ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gazı birçok Avrupa ülkesine fahiş fiyata satılıyor. Kuzey Denizi ile kıyısı olan 10 ülke, Hamburg’da bir araya gelerek enerji ve güvenlik konularında bağımsız hale gelmek için bir dizi karar aldı. Kuzey Denizi’ni rüzgar enerjisi için güvenli bir bölge haline getirmeyi hedefleyen ülkeler, böylece enerjide ABD’ye de bağımlı olmak istemediklerini ilan ettiler. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in ifadesiyle “Avrupa’nın dışında hiçbir ülkeye bağımlı hale gelemeyiz. Sadece enerjide değil, her şeyde.” (Tagesschau, 26 Ocak 2026)
Grönland konusunda sergiledikleri ortak tutumla Trump’a kısmi bir geri adım attıran Avrupa ülkeleri, şimdi daha yüksek bir öz güvenle hareket ediyor. Zira bundan başka çarelerinin kalmadığını da gördüler.
ABD, 80 yıldan fazla bir süredir Avrupa’yı ekonomik ve askeri olarak kendisine bağımlı hale getirdi ve adeta “arka bahçe” olarak kullandı ve kullanmaya da devam ediyor. 2000’li yılların başından itibaren başlayan Avrupa-Rusya yakınlaşması, Trump başta olmak üzere tüm ABD yönetimlerinde rahatsızlık yarattı. Bu yakınlaşma, Ukrayna üzerinde süren emperyalist paylaşım nedeniyle son buldu. Gelinen aşamada Trump’ın tehdit ve şantajlarına yanıt olarak son bir ay içinde Avrupa hem kenetlendi hem de Mercosur ve Hindistan ile serbest ticaret anlaşmaları imzalayarak, paylaşım mücadelesinde var olduğunu göstermiş oldu.
Denilebilir ki; ABD ve Lideri Trump dünya üzerinde tahakkümünü pekiştirmeye çalıştıkça, haydutluğu artırdıkça, diğer emperyalist devletler ve aktörler arasında zorunlu yeni ittifaklara, yakınlaşmalara neden oluyor. Fransa’dan sonra Almanya’dan da ‘Rusya ile temasa geçilebileceği’ yönünde açıklamalar gelmeye başladı. Bunu, Avrupa’nın itildiği köşeden çıkarak bir aktör olmak istediği şeklinde okumak mümkün.
Öyle görünüyor ki; dünya yakın gelecekte ekonomik, siyasi ve askeri olarak “ABD/Trump ile birlikte hareket edenler ve etmeyenler” şeklinde iki eksen üzerinden yürüyecek. Her emperyalist güç kendi çıkarlarını daha fazla önemseyecek ve bir diğerine yedeklenmeyecek şekilde hareket etmeye çalışacak. Bu aynı zamanda çelişkilerin derinleşmesine neden olarak pazar paylaşımında daha militarist bir döneme kapıyı aralayacak. Hareket alanı öncesine göre giderek daralan ABD’nin, savaşlar yoluyla yeni pazarlar ve enerji kaynaklarına ulaşma stratejisi daha güçlü şekilde gündeme gelebilir. Venezuela ve İran’ın hedefe konulması sadece istenmeyen rejimlerin devrilmesi değil, aynı zamanda rakiplerinin kullandığı pazar ve enerji kaynaklarına çökme hamlesi olarak okunmalı.
ABD’nin ele geçirdiği her yeni pazar, enerji ve ham madde kaynağı açısından rakiplerinin alanını daraltırken, halklara daha fazla savaş, baskı ve sömürü olarak geri dönecek.



