
İnatçılık benimle mi doğdu acaba
Bugün akıldışı görünen şeyin inadı
Düşmanı üstlenmenin inadı
Bedeli olmadan yaşamanın inadı
Küba basit bir ekonomik krizden geçmiyor. Hesaplanmış bir boğma operasyonuna maruz kalıyor. Bu bir “olumsuz bağlam” ya da iç hataların toplamı değildir: dışarıdan dayatılan bir güç ilişkisi söz konusudur ve bu, Amerikan devleti tarafından uzun vadeli stratejik bir politika olarak destekleniyor.
Ada, altmış yılı aşkın süredir sürekli bir ekonomik savaş rejimi altında yaşıyor: yaptırımlar, finansal kovuşturma, üçüncü tarafların cezalandırılması ve – bugün – belirleyici bir unsur olarak enerji kuşatması. Mevcut durumu “modelin tükenişi”ne indirgemek, esas olanı görünmez kılmak demektir: Washington anlaşmazlıkları yönetmiyor; Küba’daki rejimi devirmeye yönelik bir düzenek işletiyor. Amacı, altmışlı yıllardan beri açıkça ifade edildiği gibi hep aynı oldu: kıtlık yaratmak, hoşnutsuzluk üretmek ve yeni bir boyun eğiş dayatmak. Mevcut aşama daha doğrudan işliyor: toplumsal ve devletsel bir krizi üretmek, böylece “normalleşme” olarak sunulan, yorgunluk yoluyla bir karşı-devrimci çıkışın önünü açmak.
Sovyet bloğunun ortadan kalkmasından sonra kuşatma hafiflemek bir yana, kurumsallaştı ve genişledi. Ülke dışı (ekstrateritoryal) yasalar, yalnızca Küba’yı değil, onunla normal ilişkiler kurmaya çalışan her şirketi, bankayı ya da devleti cezalandıran bir yaptırım sistemini pekiştirdi. Bu iki ülke arasındaki bir anlaşmazlık değil: ülkeyi disipline etmeyi amaçlayan küresel bir düzen. Basitçe söylemek gerekirse: Küba krizinin ağırlık merkezi dışsaldır; iç etkenler vardır, ama bu baskı altında şekillenir.
Son dönemin en belirleyici adımı, Küba’nın ABD tarafından sözde terörizmi destekleyen ülkeler listesine alınması oldu. Bu önlem, ülkenin uluslararası finans sisteminden fiilen dışlanması anlamına geldi: bankalar faaliyetlerini kapattı, transferler bloke edildi, krediler ve ticari sigortalar erişilemez hale geldi. Örneğin, 2014’e kadar ülkeyle çalışan BNP Paribas, 8,9 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldıktan sonra faaliyetlerini durdurdu; benzer şekilde, 2018’de Société Générale 1,34 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldı. Örnekler çoktur, ancak asıl önemli olan disiplin edici etkidir: diğer bankalar, Kuzey Amerika pazarına erişimlerini kaybetmemek için kendilerini sansürler. Böylece Mart 2024 ile Şubat 2025 arasında, 40’tan fazla yabancı banka Küba bankacılık kuruluşlarıyla işlem yapmayı reddetti; en az 5 banka, Küba temel ihtiyaç ürünleri satın almaya çalıştığında ödemeleri – önceden bildirmeksizin – işlemeyi reddetti.
Pratikte ülkenin kalkınmasını finanse etme imkânı elinden alındı; kısa vadeli bir yönetime ve gerçek bir planlama marjı olmaksızın hareket etmeye zorlandı. Krediye erişimi engellenen bir ülke yalnızca zorluklarla karşı karşıya değildir: sürekli bir hayatta kalma durumuna itilir.
Ablukanın Mimarisı
Abluka tarihsel bir tesadüf değildir. Kümülatif bir yapıdır. 1962’den bu yana Amerikan politikasının her aşaması, başlangıçtaki ambargoya yeni katmanlar ekledi. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra – Küba’nın başlıca ortağını kaybettiği anda – baskı yoğunlaştı. Torricelli Yasası (1992) dolaylı ticareti ciddi biçimde kısıtladı. Helms-Burton Yasası (1996) ise ablukayı Kongre’nin sorumluluğuna vererek ve kapsamını ülke dışına (ekstrateritoryal düzeyde) genişleterek niteliksel bir sıçrama yarattı; bu da Devrim sonrasında millîleştirilen mallarla bağlantılı faaliyetlerde bulunan yabancı şirketlere yaptırım uygulanmasının önünü açtı.
Abluka, kalıcı olacak şekilde tasarlanmış katı bir hukuki mimariye dönüştü.
Obama dönemindeki kısa süreli yumuşama bu yapıyı ortadan kaldırmadı. Trump yönetimi ise yeni yaptırımlarla, turizmin sınırlandırılmasıyla, para transferlerine getirilen kısıtlamalarla ve yakıt tedarikini engelleyen önlemlerle bunu güçlendirdi. Terörizmi destekleyen ülkeler listesine dahil edilme, finansal dışlama mekanizmalarını otomatik olarak devreye sokarak zorlayıcı aşamayı pekiştirdi.
Bu bir yorum değildir: daha altmışlı yıllarda Amerikan doktrini, devrimci süreci kırmak için bilinçli maddi yoksunluk — açlık, çaresizlik, hoşnutsuzluk — yaratmayı bir kaldıraç olarak tanımlıyordu.
Boğulma Koşullarında Kriz ve Eşitsizlikler
Küba’daki durumu yalnızca ablukaya indirgemek yüzeysel olur. Ekonomik savaş, iç çelişkileri ortadan kaldırmaz: onları keskinleştirir.
Mevcut anın kritik noktası şudur: finansal boğmaya, krizi hızlandıran bir enerji kuşatması eklenmiştir. Bu yalnızca “elektrik kesintileri” meselesi değildir: yakıt yoksa, sönen yalnızca bir ampul değildir; ulaşım durur, soğuk zincir kırılır, su gelmez, girdiler gecikir, her hareket daha pahalı hale gelir ve gündelik yaşam karneye bağlanır. Boğulma, doğrudan yaşanan bir deneyime dönüşür.
Bu durum doğrudan toplumsal yeniden üretimi vurur. Kıtlık, elektrik üretiminin karneye bağlanmasını zorunlu kılar ve temel hizmetleri koşullandırır; hastaneler ve su temin sistemleri, yakıt olmadan kırılgan hale gelen acil durum düzeneklerine bağlıdır. Dolayısıyla sorun psikolojik değil, maddidir. Söz konusu olan, kuşatma altında bir “normalliği” sürdürebilme imkânıdır.
Turizm gelirlerindeki düşüş – dövizin başlıca kaynağı – ithalat kapasitesini sınırlar. Satın alma gücü bozulmuş ve parasal gerilimler geniş kesimleri etkilemiştir. Hoşnutsuzluk gerçek. Bunu inkâr etmemek gerekir, ancak bu hoşnutsuzluk kendiliğinden ilerici değildir: boğulma koşullarında toplumsal protesto bir mücadele alanıdır. Sosyal adalet taleplerini besleyebilir ya da “hızlı çözümler” vaadi altında finansal bağımlılığa dayalı bir restorasyoncu çıkışı besleyecek şekilde yönlendirilebilir.
Bu bağlamda, önceki on yıllara kıyasla daha görünür eşitsizlikler ortaya çıkıyor. Özel girişime (küçük ya da orta ölçekli) açılım ve para transferlerinin artan ağırlığı, dövize erişimle bağlantılı toplumsal farklılaşmalar yaratmıştır. Turizmle bağlantılı ya da kârlı özel faaliyetlere bağlı sektörler, başkalarının erişemediği kaynakları yoğunlaştırmakta. Bazı ticari devrelerin kısmi dolarizasyonu bu bölünmeyi güçlendiriyor.
Bu durum açık bir kapitalist restorasyon ya da egemen bir burjuvazinin konsolidasyonu değil; ancak adalet ve eşitliğin ne olduğuna dair gündelik algıyı etkileyen gerilimlerdir. Bunları inkâr etmek sorumsuzluk olur; bunları abartarak yakın bir çöküş ilan etmek ise ciddi bir analizden çok, karşı tarafın anlatısına yakındır.
Buna karşın Küba pasif kalmıyor. Sınırlı kaynaklarla ülke, dış bağımlılığını azaltmak amacıyla bir enerji dönüşümünü teşvik ediyor; fotovoltaik enerjinin yaygınlaştırılması, yenilenebilir enerjileri geliştirmeye yönelik düzenleyici değişiklikler ve güneş enerjisi altyapıları için uluslararası anlaşmalar bu çabanın parçalarıdır. Bu yönelim kuşatmanın yarattığı sorunları çözmez, ancak yakıt üzerinden uygulanan şantajın etkisini azaltarak ve üretimi ile toplumsal yaşamı istikrara kavuşturmak için manevra alanları yaratarak güç ilişkisini değiştirir.
Bütün bunlar, ağır biçimde kısıtlanmış bir ekonomi içinde gerçekleşmekte; buna rağmen, zayıflamış olsa da sağlık, eğitim ve yüksek istihdam oranına evrensel erişimi sağlamaya devam eden bir sosyal güvence sistemi varlığını sürdürüyor — oysa “gelişmiş” kapitalist dünyada kemer sıkma politikaları ve emekçilerin yaşam koşullarına yönelik saldırılar sıradan bir olgu haline gelmiştir.
Baskı Altında Siyasal Katılım
2021’deki ayaklanmalar ne soyut bir patlama olarak ne de basit bir “demokratik uyanış” olarak okunabilir. Devrim süreci içinde doğmuş ve sürekli uzatılmış olağanüstü önlemler altında yaşamış bir kuşak kendini ifade ediyordu: kalıcı maddi kısıtlamalar, sürekli ertelenen iyileşme vaatleri ve sürekli dış baskı tarafından daraltılmış bir ilerleme ufku.
Bu “karşı-devrimci” bir kuşak değildir. Bu, kriz içinde büyümüş bir kuşaktır. Ve bu önemli bir farktır.
Göç – ağırlıklı olarak ekonomik olmakla birlikte siyasal sonuçlar doğurur – mahalleleri boşaltmış, aile ağlarını parçalamış ve beklentileri aşındırmıştır. Yıpranma gerçektir. Umutsuzluk da öyle.
Liberal analiz bu yıpranmayı dönüştürür ve mekanik biçimde sistemik bir başarısızlık teşhisi koyar. Küba deneyimini, sanki evrensel bir normmuş gibi liberal demokrasi ölçütleriyle değerlendirir; oysa bu model, hem gerçek halk katılımı hem de onurlu yaşam koşullarını güvence altına alma açısından ciddi sınırlar göstermiştir. Avrupa’da ve post-Sovyet alanda bu model, yapısal bir dönüşüm olmaksızın iktidar değişimlerine yol açmış – hatta otoriter rejimlerin yükselişini teşvik etmiştir. Bu süreç, artık Küba için kaçınılmaz bir ufuk gibi sunulmaktadır.
Ancak analitik kestirmeler hiçbir şeyi açıklamaz: sadece basitleştirir. Küba çok partili bir demokrasi değildir. Siyasal sistemi başka temeller üzerine kurulmuştur: tek parti, kitle örgütleri, burjuva parlamentarizminden farklı danışma ve katılım mekanizmaları. İşleyişi ve sınırları tartışılabilir, ancak onu otoriter bir karikatüre indirgemek, içinde işlediği bağlamı görmezden gelir.
Küba sisteminin meşruiyeti, rekabetçi seçimli bir iktidar değişimine değil, tarihsel olarak kendini düzeltebilme kapasitesine ve devlet yapıları ile toplumsal doku arasındaki organik bütünleşmeye dayanmıştır. Bu mekanizma tartışılmalıdır, ancak ne yoktur ne de salt biçimseldir.
Uzun süreli bir kuşatma bağlamında siyasal alan, maddi bir ikilem etrafında kutuplaşır – bağımsızlık ya da bağımlılık – ve bu durum sol alternatiflerin siyasal alanını ciddi biçimde daraltır. Rakip yaptırımlar, seçici finansman ve medya savaşı yoluyla hareket ettiğinde, siyasal dışarılık rejim değişikliği yanlıları tarafından kolaylıkla devralınabilir. Bu nedenle etkili olmayı hedefleyen bir sol eleştiri, ana çatışmadan kopuk soyut bir “üçüncü yol” olarak sunulamaz: gerçek siyasal dinamiğin içinde var olmalı, yönelim, öncelikler, halk denetimi ve eşitsizliklerin düzeltilmesi üzerine mücadele etmeli ve bunu kendi kaderini tayin etme zemininden hareketle yapmalıdır.
Ve bunun önemi vardır: mevcut örgütlerin kitlesel içeriği – sendikalar, yerel yapılar, gençlik alanları, Partinin kendisi – normalleşmiş koşullar altında daha açık bir siyasal yaşamı mümkün kılabilir. Ancak dış baskı ters yönde işler: savunmacı refleksler üretir ve deneme alanlarını daraltır. Görev, bu alanlar için mücadele etmek, fakat düşmana alan açmadan bunu yapmaktır.
Küba ve Emperyal Yeniden Yapılanma
Mevcut saldırı, küresel momentten ayrı düşünülemez. Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ı izleyen yıllara kıyasla daha elverişsiz bir tabloyla karşı karşıyadır. Çin’in yükselişi, Rusya’nın süregelen gücü ve uluslararası düzenin parçalanması, onun hegemonyasını aşındırmaktadır. Bu bağlamda Latin Amerika üzerindeki denetimin yeniden tesis edilmesi öncelik haline gelmektedir.
Küba’ya yönelik ablukayı sertleştirme, Venezuela’ya karşı yaptırımlar ve askeri kuşatma – devlet başkanının ve eşinin kaçırılmasına kadar varan uygulamalar – ve özerklik alanları açmaya çalışan hükümetler üzerindeki sürekli baskı, ortak bir mantığa yanıt verir: kıtada yapısal bağımlılığı sorgulayan deneyimlerin konsolidasyonunu engellemek.
Küba’yı hedef almak örnekleyici bir işlev görür: Küba Devrimi – ve hâlâ – esas olarak, Amerika Birleşik Devletleri’ne olan siyasal, askerî ve ekonomik bağımlılık ilişkisini koparan ve bunu aşağıdan gelen bir toplumsal yeniden örgütlenme aracılığıyla gerçekleştiren bir ulusal kurtuluş süreci olmuştur. Toprak reformu, sağlık ve eğitimin evrenselleştirilmesi, okuryazarlık kampanyaları, sosyal bir devletin inşası ve bağımsız bir dış politikanın benimsenmesi, yalnızca birbirinden kopuk “kamu politikaları” değildir: bunlar, kazanılmış bir kendi kaderini tayin hakkının somutlaşmış biçimleridir.
Bu nedenle Küba, krizlerden geçtiğinde bile ilham veren bir deneyim olmaya devam eder: çünkü emperyal düzen için tehlikeli bir varsayımı somutlaştırır – çevre bir ülkenin dayatılan çerçevenin dışına çıkabilmesi, evrensel sosyal hakları sürdürebilmesi ve dış vesayete karşı gerçek bir karar alma alanını koruyabilmesi olasılığını. Cezalandırılmak istenen – herhangi bir slogandan çok – bu tarihsel güçtür: yalnızca Küba değil, ulusal kurtuluşun derin toplumsal dönüşümlerin yolunu açabileceği fikrinin kendisi.
Eğer 60 yıllık kuşatma bu tarihsel özbelirlenim (kendi kaderini belirleme) deneyimini yok edemediyse, o halde boyun eğiş bir kader değildir. Eğer Küba ekonomik yıpranma yoluyla kırılacak olsaydı, bunun kıta ölçeğinde tarihsel bir anlamı olurdu: Latin Amerika düzeyinde, zorlayıcı etkisi bakımından 1991’in özgürleşme kampı için ifade ettiğine benzer bir yenilgi.
Adaya yönelik uluslararası destek sınırlı. Çin ve Rusya ilişkilerini sürdürmekte, ancak kendi stratejik hesaplarına göre. Latin Amerika, yüzyılın başındaki ilerici döngüden çok farklı bir dönemden geçiyor. Yalıtılmışlık, diğer dönemlere kıyasla daha derin. Ama mutlak değil.
Dayanışma ve Kıtasal Mücadele
Bazı devletler Amerikan baskısına rağmen dayanışma jestlerini sürdürüyor – özellikle Meksika. Diğer Latin Amerika ülkeleri kamuoyu önünde itiraz etmiş, fakat pratikte duruma uyum sağlamıştır. Ancak en önemlisi, aşağıdan yeni girişimlerin yeniden şekillenmeye başlamasıdır: Porto Alegre’de yapılacak antifascist ve halkların egemenliği için buluşma (Mart 2026), kuşkusuz Küba ile gerekli dayanışmayı merkezine alacaktır ve abluka karşıtı kampanyalar yol açmaya başlamaktadır.
Aynı mantıkla, Karayipler’de yalnızca ekonomik ablukaya değil, adayı izole etmeye çalışan medya ablukasına da meydan okumayı hedefleyen bir dayanışma filosu örgütleniyor – bu girişim, Filistin halkına yardım ulaştırmak ve Gazze’deki soykırımı teşhir etmek için seferber olan filolardan ilham alıyor.
Bunlar hâlâ parçalı süreçler, ancak stratejik bir göreve işaret ederler: ablukanın bir siyasal maliyeti olmasını sağlamak, onu “teknik” bir mesele olmaktan çıkarıp kamusal çatışmanın merkezine yerleştirmek. Küba halkıyla dayanışma ihtiyacı bundan daha acil olamaz.
Küba’yı Savunmak, Var Olma Hakkını Savunmaktır
Küba’daki durum basit değildir: ne “kaçınılmaz bir başarısızlık”, ne karikatür bir bürokratik diktatörlük, ne de donmuş bir destandır. Bu, aşırı bir baskı altında bulunan, çok sayıda çelişkiyle şekillenen ve 60 yıllık çöküş kehanetlerini boşa çıkaran bir dirençle karakterize edilen tarihsel bir deneyimdir.
Mevcut ekonomik boğma, kıtadaki hiçbir halkın, Amerikan hegemonyasının çizdiği sınırların dışına çıkacak şekilde kendi kalkınma yolunu seçemeyeceğini göstermeyi amaçlıyor. Bu mesaj yalnızca Havana’ya yönelik değil: ekonomisini, kaynaklarını ve siyasal yaşamını boyun eğmeden örgütlemek isteyen herkese yöneliktir.
Küba’yı savunmak, onun sorunlarını inkâr etmek ya da gerekli dönüşümler üzerine tartışmayı kapatmak anlamına gelmez; bu, çatışmanın yapısal olduğunu ve sonucunun adanın sınırlarını aştığını kabul etmek demektir.
Küba’da daha derin bir şey söz konusudur: Latin Amerika halklarının, kendi kaderlerini gerçek koşullar altında belirleme hakkını kullanıp kullanamayacakları meselesi. Bu yüzden dayanışma yalnızca ilkesel olamaz: siyasal olarak somutlaşmalı – ablukayı ortadan kaldırmak, ABD’nin ülke dışına taşan hukuk ve yaptırım rejimini teşhir etmek, toplumsal hoşnutsuzluğun anlamı üzerine mücadele etmek – ve Küba’yı yapısal bir saldırı karşısında yalnız bırakmayan eleştirel bir destek sürdürmelidir.
İlk enternasyonalist görev kuşatmayı kırmaktır. Bu, ablukayla bir savaş politikası olarak mücadele etmek ve kendi ülkelerimizde boğmayı “demokrasinin savunusu” olarak sunan propagandayı sabote etmek anlamına gelir. Hiçbir özbelirlenim, boğma normalleştirildiği sürece varlığını sürdüremez.
Aynı zamanda bunu açıkça söylemek gerekir: eleştirel destek tarafsızlık değildir. Ortaya çıkan eşitsizliklerin ya da tartışmalı kararların eleştirisi olabilir ve olmalıdır; ancak bu, saldırganlık için bir mazerete ya da rejim değişikliği stratejisinin diline dönüşemez. Eleştirmek, emperyalizme kapı açmak ya da onun saldırısını kolaylaştırmak anlamına gelmez – bu, vesayet olmaksızın karar alma hakkını savunmak ve dönüşümleri bu temelden hareketle tartışmak demektir.
Son olarak, kriz bildirilerle çözülmez. Somut toplumsal güçlerle, örgütlenmeyle ve hoşnutsuzluğu bir projeye dönüştürebilecek, boğmanın dayattığı parçalanmaya karşı ortak yaşamı savunabilecek aracılarla mücadele edilir. Eğer kuşatma umutsuzluk ve teslimiyet üretmeyi hedefliyorsa, görev bunun tersini üretmektir: kolektif kapasite, maddi destek ve siyasal bir ufuk.
Ve bu karşılaşmada tarafsızlık masum değildir.
20 Şubat 2026
Nicolas Menna, Dördüncü Enternasyonal’in üyesi olan NPA-L’Anticapitaliste örgütü içinde faaliyet yürüten Arjantinli bir militandır.
Türkçesi: İmdat Freni Çeviri Kolektifi



