Son dönem, oldukça değişik ve etkili gelişmelerle karşılaşıyoruz. Aynı şekilde, kavrayışta da günü kurtarma çizgisinde takılıp kalıyoruz. Medya gücü ve propaganda etkisi bunu hep beslemektedir. Konuyu teori ile uzatmayalım…
İran cephesinde saldırılar devam ediyor. Savaş, bölgesel niteliğe büründü. En modern teknolojiler ekseninde, en güçlü medya propagandası ve görsel kültür kullanımı da süreci ateşlemede önemli rolünü alıyor. Savaş Orta Doğululaşırken etkileri de dünyalaştı. Ekonomik enerji krizi, peşinden gıda enflasyonu, hepsi sıralanarak vurmaya çalışılıyor. Tabii ki onca etki, beraberinde hem öğrenme hem de nedene yönelik alışlarla satışa hazır hâldedir.
İran’a yönelik saldırı ile tetiklenen Orta Doğu projesi, bize olduğu gibi değil de propaganda taraflı düşünme modeli satışıyla gerçekleşti. Konunun özü bu değil elbet. Trump’ın dedikleri, birçok kendine uzman etiketi verenin anlattıklarıyla olanı anlama ve geleceği öngörme durumunda bırakıldık. Hele de Amerikan Başkanı Trump’ın birbirini tutmayan söylemleri, pratikte tersinden yürürlüğe koyuş derinliği de olunca işler iyice karışıyor. Trump, bir dediği bir dediğini tutmuyor. Ama biz, hangisi veya ne olacak sorularına yanıt arıyoruz. Hele de istenen aşamaya gelinmemesi ile kırılmaların da arttığı zeminde bunlar oluyor. Örneğin, yakın tarihte Kıbrıs düzeni bir yana, görülmeyen Amerikan-İngiltere farklı duruşlarıyla da karşılaşıyoruz. Beklenen olmadıkça açıklamalar daha sert ve epey mesafeli olunca artık cambazlıktan şeytanlığa varan bir el yordamıyla doğruları anlamaya çalışmanın da pençesine düşeriz.
Savaş devam ediyor. Üstelik genişliyor. Salt İran değil, Lübnan’da da aynı güçler işgal girişiminde; taşınan gemilerle de kara harekâtı planları çeşitli versiyonlarda sürüyor. En normalleşen durum, Trump bir dediği bir dediğini tutmuyorken pratikte de tersi için koşul hazırlama sonuçlarının da olmasıdır. Tıpkı daha görüşmeler devam ederken beklenti olumlu algıyla süslenirken birden İsrail ve Amerika’nın İran’a saldırması gibi… Bunlar, söylenenlerle oyalanıp sonuç ararken yaşatılan gerçeklerin de örtülme kolaylığını sağlamaktadır. Tıpkı şimdi hem girişimle görüşme hem de bölgeye askerî güç yığılarak kara harekâtı beklentileri gibi…
Bölgemiz ateş çemberinde. Hem adamız hem de iç içe olduğumuz Türkiye de aynı coğrafyada. Dahası, konuşturulmasa da gerektiğinde kullanılan yerlerdir. Boşuna Trump son savaş politikasında Erdoğan’ı övmüyor, İngiltere’den daha da iyi gösterme sözleri etmiyor. Aynı şekilde Kıbrıs’ı askerî güçlerle donatırken hâlâ tarafsız denip hem oyalama hem de öteki bölümde çıkar sağlanıyormuş gibi bir durum yaratılıyor.
Türkiye, Amerika tarafından övülüyor. Devletçi anlayış ile söylenen sonuca Türkiye de bu politik övgüye katılıyor. “Yaptığı önemli işler var” deniliyor ama tarafsızmış da deniliyor. Oysa salt hukuk alanında bile Türkiye’de yaşananlar işin gerçeğini dışa vuruyor. Belediyelere yönelik operasyonlarla kayyum ile noktalama girişimleri, şimdi de Bursa’ya kadar uzandı. Gazeteciler haber yaptığı için hapiste. Dahası, savcılık gazeteciyi sorgulamadan, ifadesini almadan tutuklama talebiyle mahkemeye gönderir hâle geldi. Zaten AİHM veya Anayasa Mahkemesi kararlarının artık geçerliliği yok durumunda. Seçilen vekili dahi vekil yapamayan bir yargı sistemine ulaşıldı.
Ekonomi ise enflasyon rakamları veya kırılganlık ifadeleriyle çoktan anlamını yitirdi. Tabii bunlar hep İran savaşıyla örtülüp bahaneleştirme durumundadır.
Ya K. Kıbrıs… Makamcıların ezberledikleri ama ezberi kullanım koşullarına dahi uyduramadıkları gerçeklerle hangi doğruyu tartışalım: Türkiye’nin sayesinde, Türkiye ile birlikte söylemlerine bir de içselleştirdikleri “Ünal Üstel’in talimatıyla Türkiye’nin desteği altında başlangıç beslemesine” ne demeli? Peş peşe gelen, dolmuş fiyatlı yasaların hızla geçişi de başka bir hikâye. Ama yanlış yanlışa, yalan da yalana eklenince dibi görülmez. En son maaşlara dokunan yasa ile ortaya serildi. Meclis toplanmayacak denirken rahat nefes alınmış gibi olundu. Oysa talimatlı yönetim ve olacak talimat sonrası bu defa kararname ile olay resmî gazetede yayımlandı. Ama K. Kıbrıs hoşgörülü ve çağdaş demokratik bir ülke koşuluna sahiptir!
Şimdi gelelim eksik bırakılan doğrulara… İran’a Amerika ve İsrail saldırdı. Savaş bölgesel oldu. Konuşulanlar, ne olacağı noktasında. Ama güncel açıklamalarla sıkıştırıldı. Hâlbuki en baştan birçok genel gerçek dışta bırakıldı. Konunun şimdi değil, doksanların ortasından beri konuşulduğu; Irak işgaliyle pratikleştirildiği durumlar yok sayıldı. İran’ın da o dönemden “şer ekseni”ne konulduğu, ambargolar uygulandığı, sık sık suikastlara uğradığı birikim yokmuş gibi davranıldı. En önemlisi, olayın siyasal gerçekliği yok edildi. Emperyalist çağ, faşist devlet ve Orta Doğu projesi; petrol ve enerji genel politikası geçmişten gelen uygulamalarıyla yok saydırıldı. Emperyalist çağın sınıfsal gerçekliği hiç konuşturulmadı. Kaybedip bedel ödeyen ezilenler yanında sermayenin savaştan kârlar etme denklemi de pek dile getirilmedi.
İkilemle gündem oluşturuldu. Kim kazanacak veya ateşkes tahminleriyle demeçlerden sonuç çıkarılmaya çalışıldı. Trump veya Netanyahu’nun trilyonlarla seçilip sermaye sözcüsü olduğu gerçeği yokmuşçasına davranıldı. O zaman da gerçek değil, karışık demeç algılarıyla konuyu anlayıp yanlış yerde bırakma durumu oluştu.
Gelelim bizim eksene: Türkiyeleşme ve Türkiye durumu yok sayıldı. Sanki çoğu sorun İran saldırısına indirgenmiş gibi sunuldu. Daha önceden var olan ekonomik kriz, otoriterleşme gibi gelişmeler sıfırlatıldı. Günah keçisi bulundu: savaş. Oysa Türkiye’de “iç cephe” denilirken bile ana muhalefet partisine yönelik yargısal operasyonlar ve haberciliğe yönelik baskılar bambaşka bir tabloyu göstermektedir.
Bunlar elbet doğrudan K. Kıbrıs’a da yansıyacaktı ve gecikmedi. Talimatçı teslimiyet öylesine yerleşti ki “Türkiye önüme ne koyarsa imzalarım” denecek noktaya gelindi. Laiklik artık yok sayılıyor. Ancak bu durum yeni değil; uzun süredir uygulanan politikanın bir devamıdır.
Kısaca: Emperyalist çağda yaşıyoruz. Kapitalist ekonomik krizin üstüne bölgesel savaş da eklendi. Sınıfsal gerçeklikte bedeli ödeyen ezilenler olurken, sermaye kesimi de kârına kâr katıyor. Olanlar günümüzle sınırlı değil. Emperyalist gerçeklikte ezen–ezilen ilişkisi kadar sömüren ve sömürge devlet gerçeği de birlikte var olmaktadır.
K. Kıbrıs bu süreçte yeni sömürge niteliğinde, ilhaklaşma politikasının geliştirildiği bir coğrafyadır. Bu durum, bugün değil; Kıbrıs’ın sömürgesel geçmişinden gelen bir sürecin devamıdır.



