Sosyalist Arnavutluk 1990’ların başında çökerken geçmişin sembollerine karşı bir savaş başlar. Başta ülkenin kurucu önderi Enver Hoca’nın heykelleri olmak üzere pek çok eser yerle bir edilir ya da hurda olarak satılır. Burjuva liberal Batı basını o günlerde yıkılan heykelleri ‘yeni bir çağın başlangıcı’ ve ‘tiranlığın sonu’ şeklinde büyük bir coşkuyla duyurur.
Avrupa Birliği ve ABD’ye yakınlaşan Arnavutluk’u asıl bekleyenin özgürlükler dünyası olmadığı çok geçemeden anlaşılacaktır. Yine de henüz iç savaş, mülteci gemilerine doluşarak Avrupa’ya ucuz işçi gücü göçü, işsizlik, yozlaşmış siyaset, korkunç gelir eşitsizliği ve yoksulluk yakıcı bir şekilde Arnavutluk’u sarmadığı zamanlarda geçmişin simgelerine saldırmak epey popüler bir uğraş haline gelir. Fakat küçük bir köyde bulunan bir Enver Hoca heykelinin kaderi diğerlerinden farklıdır.
Köylüler heykeline sahip çıkıyor

Elbasan bölgesinde yer alan Labinot Mal köylüleri o gün bugündür nesilden nesile Hoca’nın Arnavutluk’taki son heykeline göz kulak oluyor. Yaklaşık altı bin nüfuslu bu köyde heykel, ahırı andıran bir depoda samanlar arasında saklanıyor. Bugün heykeli barındıran aynı taş duvarlar, 1940’larda Arnavutluk’u işgal eden faşistlere karşı savaşan Hoca’nın ta kendisinin köye gelişine tanıklık eder. Hem de ne geliş… Hoca liderliğindeki komünistler Arnavut Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun kuruluşunu Labinot Mal’da ilan ederler. Hatta bugün heykelin bulunduğu duvarın öteki yanında. Bir zamanlar müze olarak kullanılan bina 90’larda yağmalanmaya başlanınca müze müdürü ve köylüler heykeli kurtarıp sakladıkları yere kilit vururlar.
Heykele göz kulak olanlardan Sabire Plaku, “Hoca’nın köydeki varlığı belki görülmez, ancak eksik de değil” sözleriyle bu uzun soluklu bekçiliğin kendileri için anlamını vurgular.
**
Hikayenin bir de öbür yüzü var tabii. Bugün burjuva-liberal medyanın Kuzey Kore’ye layık gördüğü ‘çılgınlık’ tacı geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında Arnavutluk’a giydirilmeye çalışılır. Bu yüzden Hoca, 41 yıl önce bugün hayatını kaybettiğinde de Batı basını ‘çılgın adamın ölümünü’ kutluyordu. Sonuçta Hoca bu küçük Balkan ülkesinde hem emperyalist kutba hem de Stalin sonrası Sovyet revizyonizmine aynı anda cephe alma cüreti gösterip eksiğiyle fazlasıyla bir model oluşturmaya çalışmıştı. Bu da tarihi kişilere ve o kişilerin karakterlerine sabitleyen burjuva-liberallerin ‘deli kral’ yakıştırmasına yeter de artardı.
Aslında bu tür çamur atma girişimleri bir tek Arnavutluk’a has değil. Başta Stalin olmak üzere herkes anti-komünist propagandadan nasibini aldı. Fakat Hoca, Sovyetler ‘in dahi dümen kırdığı bir denklemde izole edilmek pahasına geri adım atmadı.
Hoca’nın tercih ettiği yolun doğruluğu yanlışlığı farklı bir tartışma konusu. Gerçek şu ki Moskova’ya 1960 yılında yaptığı ikinci ve son seyahatte kürsüden revizyonizme muhalefetini söyleme cesaretine sahipti ve bu tavrı nedeniyle anti-komünist propagandanın en çok tahribata uğrattığı isimlerden biri haline geldi. Bugün etkileri hâlâ gözlemlenen bir bilgi ve yaklaşım karmaşası doğurdu. Asıl tartışılması veya hatırlanması gerekenlerse bu sele kapılıp gitti.
Eleştirileri halen ders niteliğinde
Örneğin Hoca’nın ‘Avrupa Komünizmi Anti-Komünizmdir’ eserinde İspanya, Fransa ve İtalya’daki ‘geleneksel’ komünist partilere yönelik yaptığı eleştiriler bugün hâlâ bir ders niteliğindedir. Her üç ülkede de Marksizm-Leninizm’den sapma çeşitli şekillerde yaşanır. Reformist ideolojik erozyon sonucu her üçü de tarihsel güçlerini büyük oranda yitirerek erir. Genel itibariyle bu kitapta aktarılan düşüncelere katılanlar ya da katılmayanlar olabilir. Fakat Hoca’nın 1980 gibi bir tarihte reformist eğilimlerin geleceğine dair yaptığı yorumlar bugün varılan noktalar düşünüldüğünde kıymetlidir.
Bunun gibi gerçeğe dair tartışma konuları bir takım magazinel yargılar altında kaybolsa da anti-komünizmin maskesi ufacık bir fiskeyle dahi düşebilir. Her şeyden önce bugün Arnavutluk’un geldiği noktayla kıyasla ele almak yeterli olacaktır: Çeşitli ülkelerden gelenler de dahil olmak üzere mafyaların ciddi ağırlığı bulunan, nüfusu 1990’lardan bu yana harıl harıl İtalya’ya kaçmaya çalışan ve bu yüzden sokaklarında genç görmenin hayli zor olduğu, ekonomik açıdan son derece zayıf eşitsizliğinse bir o kadar yüksel olduğu bir ülke… Ayrıca siyasi ve ekonomik açıdan bağımlı konumu, Avrupa’daki cezaevlerinin Arnavutluk’a taşınması gibi pek çok anlaşmayı kabul etmesine neden oluyor.
İşte tüm çıplaklığıyla görebildiğimiz bugünün manzarası insana “Asıl çılgınlık acaba hangi dönemde?” diye sorduruyor. Elbette sosyalist Arnavutluk’ta her şey güllük gülistanlıktı diyemeyiz, böyle bir arayışa girmeye de gerek yok zaten. Ancak antikomünizm propagandasının yoğun bir şekilde hissedildiği Arnavutluk gibi örneklerde eleştirileri oklarını değerlendirirken kimin yayından çıkarak geldiğini hesaba katmamız gerekiyor.



