İnsanlar bazen konuyu bilerek tavır geliştirir. Bazen önüne konan algılarla kendini bilmiş zannedip görüş açıklar. Bazen de farkında olmadan, konuştuğu ile duruş gösterme çelişkilerine çakılıp kalır. Tutumlarla adeta savrulma yaşanması da günümüzde muhtemeldir. Öyle ki bir yandan edindiği bilgi veya duygusal duruş sergilerken, öte yandan yaşadığı koşulların kurumsallaşma politikasının da kıskacında tersinden karşılık verme ikilemi de olur. Son dönemin politik gelişmeleri ile takınılan tutumlar çoğu zaman çelişkilidir. En çok eleştirilen ile ona destek verme paradoksları sık sık yaşanmaktadır. Gayet doğal kültürleşme biçimi olarak hayatın gerçeği hâline geldi. Bu çelişkili durum, politik sorgulamada önemli bir prangadır. Daha çok sistemin kendini korumasına yaramaktadır.
Günümüz savaşlar diyarında bulunuyoruz. Resmen savaş yaşanıyor. Ama adını koyarken dahi çelişkiler birbirini kovalıyor. Fakat yaşanan savaşın, siyasetin uygulanma şekillerinden biri olduğu pek akla gelmez. Hele bütünsel düşünme pek rastlanılan bir olgu değildir. Ama hayat yaşanıyor. İstemeseniz de sonuçlarıyla da direkt karşılaşıyorsunuz. Salt savaşın yıkımı ve kullanılan silahlar değil, ekonomiden doğa yaşamına dek olumsuzluklar her boyutta yükselmektedir. İsimlerini koysak da sorun olarak karşılaşmamızı engelleyemez.
Konuyu fazla dallanıp budaklanmadan, yaşam ile paradoksal çelişki gerçeklerine ufak bir dokunmak istiyorum. En basit sorunun da neden karşılığını bulmanızda yardımcı olacağına inanıyorum.
Son dönem, etrafımızda bizi de saran savaşlar yaşanıyor. Her komşumuzu sarsan, direkt bize gelen yıkımlarla da debeleniyoruz. Kolaycı duruş ise bizdeki işbirlikçi makamcıların, ülkesel çöküşün bahanesini acemice de olsa yükleyecek bir bahane bulmasına yaradı. Almak istedikleri yıkım kararlarını, sanki sistem normal işleyip de savaşla yıkılmış gibi algısına sarılırlar. “Savaşın etkileri” denip aslında sistemsel kriz yıkım paketlerini gündeme taşıdılar. Tabii bir de teslimiyet sürecine de hız verdiler. Öyle ki son uygulamaya taşıdıkları tedbirler adeta oynanan oyunlarla mahalle kabadayılıklarının dahi gerisine düştü. Tabii karşılığında, olayı sistemsel çöküş olarak yakalayamayınca, sömürgesel sürecin bağımlı ilhaklaşma adı olarak düşünülmemesi sağlanması sonucu, konu münferit gelen olaylara ve işbirlikçi teslimiyetçi uygulayıcılara indirgenerek gündemleşir. “Hükûmet” denip orada bırakılır. O zaman da konunun özüne hiç ulaşamadan yüzeysel kalıp gelip geçer; oysa ilhaklaşma adımları sadakat oluşturarak yoluna devam etmektedir.
Sorarsanız, kimisi bilip de konuşmama eğilimi peşinde dolanırken, kimisi de artık normalleştirip sadece moral deşarjıyla davranıyor. O zaman da makamcı sınırı ile makamcının acemi Alicengiz oyunlarıyla sıkışıp kalıyor. Kimse tepkilere rağmen değişim beklemiyor. Hele de olayın özüyle konuşulmasından kaçınılmaktadır.
Konu alt benlik değildir. Örneğin, şu çelişkileri de yaşadık: Soykırım herkesin karşıyız dediği bir konu. Üstelik bunu yakınımızdaki Gazze’de yaşadık. Sorsanız genelde karşıyız denip kınanır. Ama olayı yapan eksene dokunmama diye önemli bir sorguda buluşma yok. Filistin dramı ile soykırıma karşıyız, kınıyoruz. Daha ileri gidenler ise destek verenleri öfkeyle eleştiriyor. Tabii ayıklama hemen başlar. Çünkü eğer gerçekten soykırımda rol alan ideoloji veya destekleyen devletler konu olunca çizgi çekilir. Hatta kendi resimlerini tabuyla örterler, Pandora’ya koyarlar.
Başkasını İsrail’i hâlâ desteklediği için suçlarlar. Amerika utanç olsa da adını kondururlar. Oysa aynı anda en Amerikancı kesimlerin destekleyicileri de ilgili politikacılar olduğu unutulur. Biraz daha genişletelim: İsrail’e karşı arada tavır ve ambargo denilir. Hatta ufak Yahudi işletmelerine saldırı dahi yapılır. Fakat İsrail’e en önemli enerji kaynağı aktaran ülkelere hiç dokunulmaz. Adı dahi anılmaz. Daha pişkini, ilgili ülkelerin de karşı olduğu vurgulanır. Hiç uzağa gitmeyelim: İsrail’e en çok petrol gönderen ülke Azerbaycan. Peki nereden petrol gidiyor? Türkiye üzerinden. Taşıyan gemiler ise bizim eksen dışında her yerde gemi resimleriyle gösterilmektedir. Yine Irak’ta çıkan kaçak petrol hikâyesinde de Ceyhan önemli bir merkez olarak kullanıldı.
Ama bunlar yokmuş gibi hep davranıldı. İsrail kınandı, Filistin’e destek denildi. Ancak yine Gazze’yi kolonileştirme politikasında Türkiye yerini aldı. Böylesi çelişkilerle dolu tablo yine de gereken gerçek eksenli karşı duruşu sağlayamadı. Çelişkili, duygusal ve çıkar ekseni adeta bağımlılık ilişkisiyle sonuçta sisteme yarıyor.
Daha basitine gelelim: Dünya kamuoyu yoklamalarında en anti-Amerikancı kamuoyu durumu Türkiye’de oldukça fazladır. Fakat yine bakıldığında en başta yönetimin Amerikancı duruşu da tam tersidir. Öyle ki Trump, Erdoğan’ı meşru yönetim olarak övdü. Bununla da övünüldü. Son dönemde ise Adana’dan Beykoz’a yeni Amerikan NATO girişimleri olduğu da anlaşılmaktadır. Yine de hem de iktidar çevrelerinin taraftarları müsaade oranında Filistin desteği ve anti-Amerikancılık çıkışı yapmaktadırlar.
Aynı durum bizde de geçerli değil mi? Örneğin işimize gelince adadaki sorunda emperyalist “böl ve yönet” olduğu denilir. Ama sonra dönüp adamıza onların barış getireceği savunusu ortaya çıkar. Başka bir noktada adanın NATO gerçeği yeri geldikçe açıklanır. Ama iş karşıt düşmanlık tohumu atmaya gelince de bize saldıracağı vurgulanır. Amerika’nın ve İngiltere’nin Kıbrıs politikası ile son dönemdeki kullanılma şekilleri bunun uygulamalarıyla doludur. Öyle ki Amerika’nın güneyi koruyacağı, kuzeye saldıracağı görüşleri dahi karşılık bulmaktadır.
Konuyu uzatmak mümkün. Hele de dar bakış ile tabusal ırkçılıkla besleme yapılırsa… Hele somut bir kanıt çıkınca bunu sorgulama yerine “ama onlar da şunu yaptı” veya “öyle bir şey olmadı” şeklinde psikolojik tehdit baskısı uygulanmaktadır.
Son İran savaşında da aynı döngü yaşandı. Göstere göstere adamıza yığılma ile İran’a karşı kullanım, Akdeniz’e yerleşme hamleleri peş peşe geldi. Çoğu konuşulmadı. Bir kısmı ise bize yönelik ideolojik algıyla duruş sergiletildi. Sonuçta adamızın stratejik sömürge gerçeği tamamen unutturuldu. Söylenemez hâle sokuldu. Hem emperyalizme karşı olup ona destek verme, hem savaşa karşıyız denip savaşla beslenme ikilemleri bolca yalanlarla da ideolojileşerek resmî görüşün ta kendisi oldu.
Verdiğim bu örnekleri son savaş ekseninde de aynen yakalarsınız. Hele de savaşın ekonomiye yansıyış şekli, havadaki öz ile savaş tortularının merhalesiyle selamlaşmamıza karşın hâlâ aynı dar eksenle oynuyoruz. Bu da sistemin sorgulanması ve tıpkı bölgeselleşen savaşa karşı bölgesel barış demokratik eksenin de oluşmasına engel olunmaktadır. Sosyalist demokratik hareketlerin eksikliği ise savaş ve kapitalizm karşıtı seçeneksizlik demektir. Ama yönetememe koşulu da gerçektir. O zaman da tıpkı son Suriye gibi cihatçılara iş düşer. Dinin daha acımasız mezhepsel fay hatlarıyla emperyalist hegemonya geneline ulaşılmaya çalışılmaktadır. Bu kader değil; sistemin aşmazında başvurulan gericilik ve savaş yeşermesinin bir sonucudur.



