yazılariktibasCOP31’e giderken: İklim adaleti mi savaşın enerji rejimi mi? - Fevzi Özlüer

COP31’e giderken: İklim adaleti mi savaşın enerji rejimi mi? – Fevzi Özlüer

2020 yılında, Eko Eko Eko belgeselinin çekimleri sırasında yaptığımız bir söyleşide şu tespiti yapmıştım: Paris Anlaşması sonrasında dünya, yalnızca iklim politikalarında bir dönüşüme değil, aynı zamanda bir savaş rejimine doğru ilerliyor.

O gün bu cümle birçok kişi için fazla iddialı gelebilirdi. Ancak kısa süre içinde Ukrayna savaşı, ardından Orta Doğu’daki genişleyen çatışmalar ve İran eksenli gerilimler, dünyanın yeni bir döneme girdiğini açık biçimde gösterdi. Bugün artık tartışmamız gereken mesele, savaşın neden çıktığı değil; nasıl ve hangi hatlar üzerinden genişlediğidir.

Çünkü bu savaşlar, jeopolitik perspektife tabi, enerji, iklim ve birikim rejimi savaşlarıdır. Kapitalizmin tarihi, teknolojik sıçrama eşiklerinin, savaşlarla biçimlendiğini göstermiştir. Yeni dönemi anlamak için de iklim değişikliği ekseninde biçimlenen yeni enerji savaşlarına dikkat kesilmek gerekir.

PARİS ANLAŞMASI: BELİRSİZLİK REJİMİNDE İKLİM

Paris Anlaşması çoğu zaman küresel iklim değişikliğiyle mücadele için atılmış bir adım olarak değerlendirilir. Oysa bu anlaşma, bundan çok daha fazlasını ifade eder. Paris, fosil yakıta dayalı birikim rejiminin artık sürdürülemez olduğunun küresel ölçekte kabulüdür.

Bu kabul, yalnızca teknik bir enerji dönüşümünü değil; üretim biçimlerinin, ticaret ilişkilerinin, uluslararası hukukun ve hatta devletlerin egemenlik anlayışının dönüşümünü tetiklemiştir.

Başka bir ifadeyle Paris Anlaşması, dünyayı yalnızca “yeşil” bir geleceğe değil; aynı zamanda daha kırılgan, daha tekelci ve daha çatışmalı bir döneme sokmuştur.

Çünkü fosil yakıtlar üzerine kurulu eski dünya, görece stabil bir jeopolitik denge üretirken; doğmakta olan yeni enerji rejimi henüz bu dengeyi kuramamıştır. Üstelik dünya artık çok kutuplu bir enerji rejimine doğru da meyledebilir.

ESKİ DÜNYANIN ÇÖKÜŞÜ: FOSİL REJİMDEN BELİRSİZLİK ÇAĞINA

Yirminci yüzyılın ikinci yarısı, büyük ölçüde fosil yakıtlar etrafında örgütlenen bir dünya düzenine dayanıyordu. Petrol ve doğalgaz, yalnızca enerji kaynağı değil; aynı zamanda uluslararası ilişkilerin temel belirleyicisiydi.

Bu fosil enerji düzenin üç önemli özelliği vardı: Görece öngörülebilir bir enerji arz sistemi, Uluslararası kurumların belirli ölçüde bağlayıcılığı ve bu sistemle uyumlu çalışabilecek asgari parlamenter demokrasi düzenleri. Paris sonrası dönemde bu üç unsur da çözülmeye başladı.

Enerji arzı çeşitlenirken aynı zamanda kırılganlaştı. Uluslararası hukuk bağlayıcılığını daha da kaybetti. Parlamenter demokratik süreçler, hız ve güvenlik gerekçesiyle geri plana itildi; rejimler biçimsel olarak da otoriter karaktere büründü. Ortaya çıkan şey, yeni bir düzen değil; bir geçiş rejimidir. Ve bu rejimin temel özelliği belirsizliktir.

YENİ OYUNCULAR, YENİ STRATEJİLER

Bu belirsizlik ortamında küresel aktörler boş durmadı. Avrupa Birliği, iklim krizini Yeşil Mutabakat ile enerji odaklı bir  ekonomik bir dönüşüm programına çevirdi. Bu dönüşümün odağı, iktisadi büyüme olarak kurgulandı. Çevrenin korunması ve ekonomik büyüme arasında kurulan denklem ortadan kalktı. Artık yeni retorik, ekonomik büyümenin bir sonucu olarak çevre gündemdeydi. Bu dönüşümün pazarı ve ortağı olmak iddiasıyla Türkiye İklim Kanununu kabul etti.

Benzer biçimde Çin, Yeşil Kuşak-Yol girişimiyle enerji dönüşümünü 30 yıllık bir stratejik fırsat olarak ilan etti. Bu yeni bir küresel enerji ağı kurma girişimiydi. Türkiye de bu ağın önemli geçiş hattı ve lojistik merkeziydi. Yeni limanlar, demiryolu ağları ve lojistik merkezler, yeni enerji sistemleri için kaynak transfer alanları olarak projelendirildi.

ABD ise fosil yakıt temelli küresel düzende ısrar etti ve  2025’te açıklanan güvenlik stratejisiyle hem eski düzeni sürdürmeye hem de yeni döneme uyum sağlamaya çalışan hibrit bir strateji izledi. Bu stratejide, Türkiye’nin yaşayacağı aşırı hava olayları ve kuraklık, bir fırsat olarak kurgulandı ve yeni enerji sistemleri için Anadolu açık bir maden havzası olarak biçimlendirildi.

Bu çerçevede Anadolu’nun kritik maden alanı olarak görülmesi, Mezopotamya’da petrol hakimiyetinin yeniden tahkim edilmek istenmesi ve ardından gelen bölgesel savaşlar, birbirinden bağımsız gelişmeler değildir.

SAVAŞIN EKONOMİSİ: ENERJİ GÜVENLİĞİ

Bu eksende, bugün yaşanan savaşların arkasında basit bir siyasi rekabet yok. Asıl mesele, enerji egemenliğinin yeniden tanımlanmasıdır. Fosil yakıtların yerini alacak enerji sistemleri henüz tam olarak kurulmuş değildir. Bu nedenle dünya, iki rejim arasında sıkışmış durumdadır: Eski fosil yakıt rejimi çözülüyor ancak yeni enerji rejimi doğumuna hazırlanıyor. Amerika, Çin ve Avrupa arasındaki küresel gerilim de buradan besleniyor. Bu boşluk, çatışmayı kaçınılmaz hale getirir. Savaşlar bu anlamda bir “sapma” değil;  geçiş sürecinin doğrudan sonucudur.

COP31: ÇÖZÜM DEĞİL, PAYLAŞIM MASASI

Antalya’da yapılacak COP31 tam da bu momentte gerçekleşecek. Ama burada konuşulacak olan şey, sanıldığı gibi iklim krizinin sonuçları değil. Doğanın geleceği değil. Kimin kazanacağı

kimin kaybedeceği.Yeni enerji rejimi bir yandan küresel aktörlerin hizalanması diğer yandan da yeni madencilik alanları demek. Küresel aktörlerin yeni rejime geçişi uzlaşı ile olmadığında savaş kaçınılmaz bir moment haline gelmiştir.

Bu nedenle Antalya’da 2026 Kasım ayında, eski dünyanın yıkıntıları üzerinde, yeni bir enerji düzeninin pazarlığı yapılacak. COP31, iklim değişikliğinin bir çözüm zemini değil;  küresel iktisadi düzeni taşıyacak enerji sistemlerine dair bir paylaşım masası.

Bu küresel dönüşümün Türkiye’deki karşılığı çok açık. Yerli sermaye artık yerli değil. Küresel enerji dönüşümünün sahaları ve aktörleri pozisyon alıyor.

Belirsizlik burada bir yan etki değil. Bir araç. Önce risk yönetilebilir deniliyor. Sonra faaliyet başlıyor. Sonra kaza oluyor. Sonra rehabilitasyon deniliyor. Ama hiçbir şey durmuyor. Çünkü bu sistemde: Zarar yerelde kalıyor; değer küresel dolaşıma giriyor.

FELAKET EKONOMİSİ: KAZA DEĞİL, DÜZEN

Artık şu gerçeği açıkça ortaya koymak gerekiyor. Bu sistemde kaza yok. Sapma yok. Felaket, üretim biçiminin kendisi. Çöpler’de insanlar öldü.  Kirazlıyayla’da havuz çöktü. Kırşehir’de risk daha başlamadan kabul edildi. Ama sistem devam ediyor. Çünkü belirsizlik arttıkça altın değer kazanıyor. Altın değer kazandıkça madencilik genişliyor. Madencilik genişledikçe felaket büyüyor. Bu bir döngü. Ve bu döngü kırılmıyor.

Belirsizlik ve Madencilik: Türkiye Nerede Duruyor? Bu küresel tablo, Türkiye’de çok somut bir karşılık buluyor. Bir yandan enerji bağımlılığı sorunu, diğer yandan küresel sermayenin kritik maden arayışı. Bu iki dinamik birleştiğinde ortaya çıkan şey: Anadolu’nun dev bir maden sahası olarak yeniden kurgulanmasıdır.

Kırşehir, Erzincan, Kaz Dağları, Akbelen… Bu alanlar yalnızca yerel projeler değildir. Bunlar, küresel enerji dönüşümünün yerel cepheleridir. Belirsizlik burada iki işlev görür: Projelerin açılmasını sağlar. Sonrasında ortaya çıkan zararları yönetilebilir kılar ve en önemlisi: Küresel altın ve emtia piyasalarına sürekli bir arz ve değer akışı sağlar.

İKLİM ADALETİ: KİMİN DÖNÜŞÜMÜ?

Bu noktada en kritik soru şudur: Enerji dönüşümü kimin için, kimin pahasına gerçekleşiyor? İklim adaleti perspektifi tam burada devreye girer. Çünkü bugün yaşanan dönüşüm, doğayı korumak için değil, sermayenin yeni birikim alanları yaratması için ilerliyor. Yerel halk, suyu kaybediyor, toprağı kaybediyor, yaşam alanlarını kaybediyor ama bu kayıplar, küresel ölçekte “yeşil dönüşüm” olarak pazarlanıyor. Bu nedenle iklim politikaları ile iklim adaleti aynı şey değildir.

DEMOKRASİ VE KAPİTALİZM: HABİL İLE KABİL

Bu noktada mesele artık çevre değil. Bir çelişki var. Açık bir çelişki. Demokrasi ile kapitalizm arasında.Demokrasi zaman ister. Katılım ister. Tartışma ister; Kapitalizm hız ister. Belirsizlik ister. Kontrol ister. Madencilik ve enerji rejimlerinin küresel rejiminde bu çelişki görünür olur. Köylü konuşur, karar değişmez. Dava açılır, faaliyet sürer.Toplantı yapılır, sonuç aynı kalır. Bu bir arıza değil. Bir yönetim biçimi. Krizin yeniden üretildiği bir afet programıdır işleyen.

İKLİM ADALETİ FORUMU: YENİ DÖNEMİN YENİ DİLİ

Tam da bu yüzden, COP 31 karşısında İklim Adaleti Forumu’nun önemi ortaya çıkıyor. Çünkü Forum, meseleyi bir çevre sorunu olarak kurmuyor. Bir kampanya kurgulamıyor. Eski rejimin retoriğini esas almıyor. Olmakta olana dair şunu açığa çıkarıyor: Bu bir birikim rejimi meselesi. Bu yüzden mücadele, yalnızca doğayı korumak değil. Ekonomiyi, siyaseti, paylaşımı tartışmak zorunda. Forum’un kurduğu şey şu: Aşağıdan yukarıya örgütlenme. Toplumsal pozisyon alma. Reaksiyon değil, yön tayini. Afetleri, savaşları, enerji dönüşümünü birlikte okuyan bir zemin. Bu nedenle Forum bir platformu değil, siyasal eşiği işaret ediyor.

SONUÇ: TARAFSIZ OLAN BERTARAF OLUR

Artık tarafsız kalınacak bir yerde değiliz. Ya bu süreci izleyen olacağız ya da bu sürece müdahale eden. Türkiye için mesele açık: Fosil yakıta bağımlı bir rejimden çıkmak zorundayız. Ama bu çıkış, yeni bir madencilik sömürüsüne dönüşemez. Kaynakların nasıl kullanılacağı, kimlerin söz sahibi olacağı, kimlerin kaybedeceği bugün belirlenecek. Çünkü yaşadığımız şey bir kriz değil; bir kuruluş süreci. Ve bu sürecin nasıl sonuçlanacağı, bizim bugün nerede durduğumuza bağlı.

Diğer yazıları

Küba: Finansal Boğma, Enerji Kuşatması ve Özbelirlenim Mücadelesi – Nicolas Menna

İnatçılık benimle mi doğdu acabaBugün akıldışı görünen şeyin inadıDüşmanı...

ABD dış politikası ve emperyalizm – Ümit Akçay

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve buna karşı...

“Dünya büyük bir kaosa sürüklendiğinde, sonunda büyük bir düzene ulaşılır” – Cevdet Kadri Kırımlı

Çin, istediklerini elde etmenin ancak sıcak çatışmayla mümkün olabileceğini...

Deli Adam Teorisi: Nixon’ın Vietnam’ı, Trump’ın İran’ı ve ‘öngörülemezlik’ kartının riskleri – Emrah Katırcı

İlk başkanlık döneminde  (2017-2021) ABD Başkanı Donald Trump’ın “performansı” ...

Türkiye hâlâ “seçimli otoriter” mi? – Cansu Çamlıbel

Hükümet medyasının son bir haftadır kulağına fısıldanan üç senaryo...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,975TakipçilerTakip Et
805AboneAbone Ol

Son eklenenler

Hellimden Hellim Peynirine; Kültür Politigdir! – Halil Karapaşaoğlu

Buray Hoşsöz: "Hellim peynir değildir. Peynir çeşiti olabilir ama...

Sahnede ışıyan iyilik: Ada oyunu – Neşe Yaşın

Bir dönemde marjinal olan dudak uçuklatan sözler ve davranışlar...

EOKA: Mitos ve Gerçek – Niyazi Kızılyürek

31 Mart 1955 tarihinde gece yarısından hemen sonra Kıbrıs...

Küba: Finansal Boğma, Enerji Kuşatması ve Özbelirlenim Mücadelesi – Nicolas Menna

İnatçılık benimle mi doğdu acabaBugün akıldışı görünen şeyin inadıDüşmanı...

ABD dış politikası ve emperyalizm – Ümit Akçay

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve buna karşı...

ABD’nin delilik çağı – Fehim Taştekin

Soykırımcı-Epstein Koalisyonu, İran’da gösterişli darbelerle acziyet ve umutsuzluk yaratarak...

Aforizma olarak doğa, sermaye olarak toprak – Gözde Bedeloğlu

Hadi biraz geçmişe gidelim. 2009 yılının Mart ayında İstanbul’da 5. Dünya...

Duruş ve söylem çelişkili yaşamdan seçkiler – Özkan Yıkıcı

İnsanlar bazen konuyu bilerek tavır geliştirir. Bazen önüne konan...

Canlı yayın