yazılariktibasABD dış politikası ve emperyalizm - Ümit Akçay

ABD dış politikası ve emperyalizm – Ümit Akçay

Orjinal yazının kaynağıevrensel.net

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve buna karşı İran’ın geliştirdiği savaşın maliyetini artırma stratejisi, halen küresel etkilerini gösteriyor. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması enerji fiyatlarının yeni zirveleri görmesine neden olurken, savaşın maliyeti Trump yönetimi için giderek artıyor. Bu haftaki yazıda bir adım geri çekilip bu sürecin arka planındaki daha genel soruyu tartışmak istiyorum: Yaşadığımız bu dönüşümü nasıl okumalıyız?

Gündemi takip edenlerin kolayca fark edeceği gibi, son yıllarda gerek uluslararası basında gerekse Türkiye’deki tartışmalarda sıklıkla ABD hegemonyasının sona erdiği, liberal düzenin çöktüğü ve bunun yerine “çok kutuplu” yeni bir dünya düzeninin kurulmakta olduğu tekrarlanıyor. Bu değerlendirmelerde gerçeklik payı var. Ancak bu anlatılar, genellikle küresel hegemonik gücün eşitsiz gerilemesini ve bu gerilemeye karşı geliştirdiği stratejileri birbirinden kopuk bir şekilde ele alıyor.

Yani, gümrük tarifeleri, finansın silahlaştırılması, ihracat kısıtlamaları, ekonomik yaptırımlar, Venezuela’da gördüğümüz uluslararası müdahalecilik ya da İran savaşı gibi gelişmeler, birbirinden ayrı ve hatta ilgisiz konular olarak değerlendiriliyor. Bu yazıda, tüm bu sıraladıklarımın, ABD’nin geliştirdiği küresel hiyerarşiyi yeniden yapılandırma sürecin, yani emperyalizmin güncel biçiminin farklı görünümleri olduğunu ileri süreceğim.

Hegemonyanın üzerinde yükseldiği üç sütun

Soruna bu açıdan yaklaşıldığında, önce bir ayrım yapmak gerekiyor. Uluslararası hegemonya tek bir güç kaynağına dayanmıyor, birbiriyle bağlantılı üç sütun üzerinde yükseliyor: Finans, üretim ve güvenlik. Bu üç sütunun son kırk yılda birbirinden farklı yönlere doğru hareket etmesi, tablonun neden bu kadar karmaşık göründüğünü kısmen açıklıyor.

Finans cephesinde süreklilik dikkat çekici. Dolar, küresel döviz rezervlerindeki ağırlığını yavaş yavaş yitiriyor; 2000’lerdaki yüzde yetmişin üzerindeki paydan bugün yüzde altmışın altına geriledi. Ama hâlâ rakibi yok. ABD hazine tahvilleri, kriz dönemlerinde bile “güvenli liman” olarak talep görüyor. SWIFT ağları halen temel finansal altyapıyı oluşturuyor ve IMF ile Dünya Bankasındaki kurumsal ağırlık büyük ölçüde korunuyor. Dolar sisteminin bu dayanıklılığı, ABD’ye başka hiçbir ekonominin sahip olmadığı bir ayrıcalık sağlıyor: Sürekli cari açık verirken de dünyanın geri kalanı tarafından finanse edilebilmek.

Üretim ve ticaret cephesinde tablo çok daha farklı. 1980’lerden bu yana ABD’nin küresel değer zincirlerine entegrasyonu, yani üretimin maliyet avantajı yüksek bölgelere kaydırılması, ABD’nin üretim kapasitesini içten içe oydu. İmalat sektörünün GSYİH içindeki payı ciddi ölçüde geriledi; buna paralel olarak finansın ve gayrimenkulün payı yükseldi. Bu dönüşümün sosyal bedeli ağır oldu: Ücretler geriledi, hane halkı borçlandı, toplumsal eşitsizlik derinleşti. Çin’in bu süreçteki yükselişi yalnızca bir ticaret meselesi değil küresel üretim hiyerarşisinin yeniden biçimlenmesinin işareti.

Güvenlik cephesinde ise çelişkili bir tablo var. ABD’nin mutlak askeri harcamaları 1980’den bu yana üç katına çıktı. Küresel askeri harcamalar içindeki payı ise göreli olarak geriledi ama hâlâ yüzde 37 ile başka hiçbir ülkenin yakınında değil. Asıl ilginç olan yön ise askeri müdahalenin giderek daha fazla ekonomik araçlarla tamamlanması ya da ikame edilmesi. Yaptırım sayısının özellikle 2018’den itibaren sert biçimde artması bu eğilimi somutlaştırıyor.

Araçlar değişiyor

Bu zemin üzerinden baktığımda, son yıllarda gümrük tarifelerinin, ekonomik yaptırımların ve ihracat kısıtlamalarının bu denli ön plana çıktığı daha iyi anlaşılabilir.

Trump döneminin tarife hamlelerini ya da Biden döneminin CHIPS Yasası ve Enflasyonu Düşürme Yasası’nı salt “Korumacılığın geri dönüşü” olarak değerlendirmek mümkün. Ancak bu değerlendirme eksik kalıyor. Bu adımların ortak bir yönü var: Üretim kapasitesini ve teknolojiyi ABD topraklarına ya da ABD’nin yakın gördüğü coğrafyalara çekmek. Çin’e yönelik tarifeler bu açıdan ilginç. Çünkü odak noktaları yalnızca son ürünler değil, küresel üretim ağlarının bütünselliği. Amaç, Çin’in bu ağlara entegrasyonunu daha maliyetli hale getirmek.

Bir diğer dikkat çekici nokta ise bu adımların müttefikleri de hedef alabilmesi. Çelik, alüminyum ve otomobil gibi sektörlerde Avrupa’ya yönelik tarife tehditleri bu açıdan öğretici. İttifak ilişkisi, söz konusu sektörlerde rekabet olduğunda ne ölçüde koruyucu? Bu sorunun yanıtı giderek daha karmaşık hale geliyor.

Finans cephesinde de benzer bir araçsallaşma var. Rusya’nın rezervlerinin dondurulması ve ödeme sistemlerinden çıkarılması, uluslararası finansın nasıl bir baskı kaldıracına dönüşebildiğini somut olarak ortaya koydu. Bu, uzun süredir teorik tartışmalarda “bağımlılıkların silahlaştırılması” olarak adlandırılan olgunun pratikte ne anlama geldiğini gösteriyor.

Savaşın ekonomi politiği

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bu çerçevede ayrıca ele alınmayı hak ediyor. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinde baskı kurma hamlesi bu bağlamda önemli. Bu hamle, salt bir askeri tepki değil; aynı zamanda son on yılların birikim modelinin hangi altyapısal koşullara dayandığını ve bu koşulların ne denli kırılgan olabileceğini görünür kılan bir müdahale. Son kırk yılın büyüme modeli, kesintisiz enerji akışlarına ve lojistik ağlara yaslandı. Hürmüz’deki kilitlenme bu temeli hedef alıyor.

Güvenlik sütununun üretim ve finans sütunlarıyla ne denli iç içe geçtiği burada açıkça görülüyor. Yarı iletkenler, nadir toprak elementleri ve enerji altyapısı artık yalnızca ticaret meselesi değil, doğrudan ulusal güvenlik meselesi olarak ele alınıyor. Çin’in bu ham maddelerin işlenmesindeki yakın tekel konumu, ABD’nin üretim kapasitesini dışarıya taşımasının uzun vadeli bir sonucu olarak okunabilir.

Batılı müttefiklerin büyük ölçüde ABD’nin beklediği desteği vermemesi de tabloya yeni bir boyut katıyor. İttifak ilişkilerindeki çatlakların bu süreçte daha da derinleştiği görülüyor. Bu, hegemonik düzenin rıza temelinin erimekte olduğunun bir başka göstergesi.

Sonuç yerine

Toparlamak gerekirse gümrük tarifeleri, ekonomik yaptırımlar ve askeri operasyonları birbiriyle ilişkili bir bütün olarak ele almanın, emperyalizmin güncel işleyiş mekanizmalarını açıklayabilmek için daha elverişli bir zemin sunduğunu düşünüyorum. Finans, üretim-ticaret ve güvenlik eksenlerinde eş zamanlı işleyen bir mantığın parçaları olarak görmek, ABD’nin eşitsiz gerilemesi döneminde geliştirdiği stratejileri kavramamızı kolaylaştırabilir.

Diğer yazıları

Küba: Finansal Boğma, Enerji Kuşatması ve Özbelirlenim Mücadelesi – Nicolas Menna

İnatçılık benimle mi doğdu acabaBugün akıldışı görünen şeyin inadıDüşmanı...

COP31’e giderken: İklim adaleti mi savaşın enerji rejimi mi? – Fevzi Özlüer

2020 yılında, Eko Eko Eko belgeselinin çekimleri sırasında yaptığımız bir söyleşide şu...

“Dünya büyük bir kaosa sürüklendiğinde, sonunda büyük bir düzene ulaşılır” – Cevdet Kadri Kırımlı

Çin, istediklerini elde etmenin ancak sıcak çatışmayla mümkün olabileceğini...

Deli Adam Teorisi: Nixon’ın Vietnam’ı, Trump’ın İran’ı ve ‘öngörülemezlik’ kartının riskleri – Emrah Katırcı

İlk başkanlık döneminde  (2017-2021) ABD Başkanı Donald Trump’ın “performansı” ...

Türkiye hâlâ “seçimli otoriter” mi? – Cansu Çamlıbel

Hükümet medyasının son bir haftadır kulağına fısıldanan üç senaryo...
4,157BeğenenlerBeğen
947TakipçilerTakip Et
3,975TakipçilerTakip Et
805AboneAbone Ol

Son eklenenler

Hellimden Hellim Peynirine; Kültür Politigdir! – Halil Karapaşaoğlu

Buray Hoşsöz: "Hellim peynir değildir. Peynir çeşiti olabilir ama...

Sahnede ışıyan iyilik: Ada oyunu – Neşe Yaşın

Bir dönemde marjinal olan dudak uçuklatan sözler ve davranışlar...

EOKA: Mitos ve Gerçek – Niyazi Kızılyürek

31 Mart 1955 tarihinde gece yarısından hemen sonra Kıbrıs...

Küba: Finansal Boğma, Enerji Kuşatması ve Özbelirlenim Mücadelesi – Nicolas Menna

İnatçılık benimle mi doğdu acabaBugün akıldışı görünen şeyin inadıDüşmanı...

ABD’nin delilik çağı – Fehim Taştekin

Soykırımcı-Epstein Koalisyonu, İran’da gösterişli darbelerle acziyet ve umutsuzluk yaratarak...

COP31’e giderken: İklim adaleti mi savaşın enerji rejimi mi? – Fevzi Özlüer

2020 yılında, Eko Eko Eko belgeselinin çekimleri sırasında yaptığımız bir söyleşide şu...

Aforizma olarak doğa, sermaye olarak toprak – Gözde Bedeloğlu

Hadi biraz geçmişe gidelim. 2009 yılının Mart ayında İstanbul’da 5. Dünya...

Duruş ve söylem çelişkili yaşamdan seçkiler – Özkan Yıkıcı

İnsanlar bazen konuyu bilerek tavır geliştirir. Bazen önüne konan...

Canlı yayın