Kıbrıs’ta yaşamak, Orta Doğu’nun rüzgârlarını direkt hissetmek, emperyalizme bağımlılığın koşullarında yetişmek, Türkiye ilişkilerinin etkisini hayatın her anında geçirmek gibi koşullar yaşamıma da damga vurdu. Hele de bu etkilerin kaçınılmaz sonuçları, ilgilenmesem de hep gelip vurdu.
Son dönemde gerek Kıbrıs gerek Kıbrıs–Suriye denkleminde, daha geniş şekliyle Türkiye’yi de kapsayan Orta Doğu altüstleri ile evrensel kapitalist neoliberal dönemin çürüyerek miyadını doldurma şartlarında kendimi bulmaya çalışıyorum. Konuşulanlar ile olanların makasının iyice açıldığı politikada ise artık tekil kalmanın da harabeleri yaşanmaktadır.
Ben bunların içinde savrulurken, ele almayı düşündüğüm ekseni Kıbrıs–Suriye ikilemiyle sınırlamaya karar verdim. Zaten Kıbrıs Adası ile Suriye komşu. Arada Akdeniz’in oluşuna rağmen yine de komşu. Son haftalarda iyice belirginleşen ortak yön, adına “sorun” denilen siyasal koşulun yaşanmasıdır. Ayrıca birbirinden alınacak çok dikkatli dersler de vardır. Ders elbette en son nerede hareket varsa, daha çok öne çıkma durumunun da oluşudur.
Son günlerde hem Suriye’de hem de Kıbrıs’ta görüşmeler oldu. Sonuç mu? Kıbrıs’ta bir sınır kapısı dahi açılamayan tıkanış söz konusuyken, Suriye’de peş peşe gelen anlaşmalarla yarının şekillenmesi konusunda adımlar atıldı. Aktörler ise bambaşka konumda. Ancak net olan, hem Kıbrıs hem de Suriye konusunda uluslararası aktörler ve bölgesel hegemonik kesimlerin ağırlığının hissedilmesidir. Sonuçta kazançlı içsel olgular söylenirken, temelde gelen güçlerin hegemonik gerçekliği oluşmaktadır. Bu durum hem Kıbrıs’ta hem de Suriye’de bulunulan yerle açıkça şekillenmiştir.
Son dönemde Suriye’de peş peşe görüşmeler yapıldı. Anlaşmalar da oldu. Hatta bunları cilalı şekilde sundular. En sonuncusu kısa zaman önce açıklandı. Kısa zaman içinde olmasına karşın peş peşe üç dört anlaşma yapıldı. Ancak birbirini tutmayan ve her birinde HTŞ merkezîleşmesinin daha da ilerlediğine tanık oldum. Ayrıca ilerideki bir yazıyı mutlaka ayıracağım; hem baş düşman hem de kullanılan ikilemdeki cihatçı gerçeği konuşulmasa da önemlidir. HTŞ, Şam’da çevre ülkelerinin ve Batı emperyalist bloğunun desteğiyle yerleşirken, yine aynı çevrelerin ve aynı kesimin “babaları” olan IŞİD olayı da hem baş düşman hem de kullanımına açık yeni bir aparat olarak, militanlarının bir kısmının Irak’a taşınmasıyla sahneye sürüldü.
Makale olduğu için fazla uzatamam. Önemli bazı göstergelere değineceğim. Daha önceki yazılarımda buraya nasıl gelindiğini de kısaca yazmıştım. Suriye açıkça yeni bir cihatçı devlet hedefli yoluna devam ediyor. El Şara kravatlaştırılarak, istekler kabul ettirilerek yoluna devam ediyor. Ülkenin güneyi İsrail’in, kuzeyi ise bazı şimdilik Kürt bölgeleri dışında Türkiye kontrolünde. Tabii ki en tepede klasik Trump gerçeği vardır. İyice sıkışınca sopayı gösterip hizaya sokuyor. Bunların hepsi Esad sonrası Suriye mesajıydı.
Böyle bir Suriye gelişiyor. Baştaki denklemler bozuldu. Taktik ittifaklar, kullanım gerekçeli yaklaşımlar, iç dinamik arama zorunluluğu koşullarıyla temel gerçeklik ikilemleri işledi. SDG kullanıldı. Taktik ittifakla Amerika Suriye’ye yerleşti. Cihatçılar ise bambaşka bir yol ile geldi. Geçenlerde olmayan bir yapının nasıl geldiğini eski Amerikan temsilcisi Jackson açıkladı. Türkiye’nin kontrol ettiği İdlib’te oluşturma, yetiştirme ve Şam’a sürme; sonuçta da cihatçılığın sakalından kravat takarak yeni Suriye’nin lideri olma süreci… Bunlar emperyalist müdahaleli, çok yönlü bir gelişimdi.
Suriye krizine girilirken içten müttefik ihtiyacı Kürtlerden giderildi. Yeri geldi Arap, Suudi eksenli aşiretler de eklenerek içte kalma koşulu oluşturuldu. Ancak Kürt gerçeğinde hep bir ikilem vardı: ihtiyaç ve karşıtlık. Sonuçta ihtiyaç, temel güç kriteri olarak işledi. Aslında SDG konusunda kırılma Afrin’in kaybedilmesiyle oluştu. Yanlış kart oynamalar, emperyalist genel plan ile yerellerin ikilemi günümüz Suriye’sini oluşturdu. Amaç elbette Amerika için Kürtler değildi. Temelde bölgesel yeni dizaynın merkezinde İsrail duruyordu.
Sonuçta İsrail istediğini aldı. Türkiye ülkenin yüzde 9’luk kısmını kontrol ediyor. Üstelik kendisinin eğittiği ilişkiler de orduda. Amerika ise daha üstten, elinde sopayla yönlendiriyor. Arada Fransa da mırıltı yapıyor. Rusya ise kaybetmenin kazanma algısıyla üslerini koruma peşinde. Ancak Şam’a oynatılanlar dışında, İdlib’te çok yönlü katılımla başlatılan cihatçıların tahta çıkarılmasıyla süreç devam ediyor.
Bunları yaşarken Kıbrıs’ta yaşamanın koşullarıyla uyarılarla yazdık. Çünkü hâlâ Kıbrıs sorunu var. Üstelik görüşmeler de oluyor. Ama dış müdahaleler ve sopa gösterilmediği için bir adım dahi atılamıyor. Onay alınmadığı için kapıya dahi izin verilmiyor; ama yine de “görüşmeler oluyor” deniliyor.
Kısaca, onca senelik Kıbrıs sorununu günümüzdeki gidişatıyla anlamaya çalışmak isteyenler için Suriye’nin son haftalardaki gelişmeleri önemli uyarılar vermektedir. Emperyalist kıskacın içinde SDG’nin konumu ve Türkiye’nin genel yaklaşımı, hem siyasal kazanç hem de tutum bakımından belirleyicidir. HTŞ tercihiyle Suriye’nin kuzeyindeki kontrol durumu ders vericidir.



