Bazı konular vardır ki hem gerçekleriyle yakar hem de gerçeklerden kaçınca boğar; sonuçlarla kanıtlanır. Gerçekler bıçak gibi keskin olup her tarafını ağrıtırken, gerçeklerden kaçınca da karşına gelince bambaşka acıtma derecelerinde kavurur. Bilmemenin aldanmışlığı ile gerçeklerden kaçışın acılarının yüklediği bir hayat şekline ulaşılır.
Altı Şubat Türkiye depremleri, her yanıyla tarihi karanlıktan başlayan, inkâr etme ve rantla örtülen gerçeklerin Pandora’ya sıkıştırılma olayı hâline geldi. Bir konu düşünün ki hata denilip bile bile yapılan yanlışların onaylanması… Yetmediği zaman aflarla, “imar affı gibi”, üstüne yeni yükler de yükletilmesi süreci siyasal rantla saydamlaştırıldı. Daha deprem falan gelmeden sonucunun çok facia olacağı malumun ilanıydı. Ama kurumlar korudu, raporlar onayladı ve yetmediğinde afla konu tamamlanıyordu.
Sonrası mı? Deprem geldi. Vurup yıktı. Yine en doğal davranış olmadı. Müdahale konusunda epey sorunlar çıktı. Kayırmacılığın sonucu, görev yapmaya dek olumsuz yansıdı. Bunu en net anlatanlar ise Adıyaman’a gidip evlatlarını arayan ailelerdi. Günler sonra vardıkları otel yıkımında hâlâ doğru dürüst müdahale yapılmamıştı. Ama işin kolay yolu vardı: sansürleme, yayın yasağı koyma ve algılarla tersini anlatma… Öyle de oldu. Nitekim başarılı müdahale denilirken gelen tersi haberler yasak kıskacında eriyordu. Ama bu defa Kıbrıs’tan gidip çocuklarını arayan aileler, gerçekten daha doğru dürüst bir kurtarma çabası olmadığını anlatarak hıçkırıklara boğuluyordu. Ama bir tekerleme imdada yetişiyordu: “Türk adaletine güveniyorum”… Bunlar günlerce yaşandı. Öyle yaşandı ki açıklanan ölü miktarına dahi inanç sıfır derecesindeydi. Kayıpların listesi oldukça fazlaydı. Hele de ihmallerle dolu yıkılan bina hikâyeleri çok artıyordu. Ama kendimizi biraz gemliyorduk. Çünkü Türkiye’deki depremden bu defa epey Kıbrıslı da etkilendi. Adıyaman’da İsias Otel enkazı altında kalan öğrenciler ve Hatay’a tedaviye giden insanların ölümü, acının Kuzey Kıbrıs’a da ulaşmasında tetikleyici rol oynadı.
Mağusalı öğrenci aileleri örgütlenip ses getirdiler. Adıyaman’a gidip bizzat olayı yaşadılar. Yanlışlarla ölümler acısıyla karşılaşma gibi acı bir sayfa yazdırdılar. Bunların sesi çıktı. Fakat Hatay’da, Kırıkhan’da özellikle diş tedavisine gidip ölenlerin sesi fazla duyulmadı. Arada kaynadılar. Sadece karşılaştığımız acılarla konuyu duyduk.
Bu nedenle konu hakkında yazmak zordu. Hele de olayla evlerine yangın düşen tanıdıkları dinleyince bambaşka oldum. Ama öte yandan yaşanan gerçekler de vardı. Bunlar kaçınılamayacak derecede hem ağır hem de kesin acıtıcıydı. Arada kalmanın ve gelişmelerle dokunmanın ince ayarına girdik. Üstüne üstlük yasakların yoğunlaşması, bilinmesine rağmen bilgilerin sansüre takılması da başka bir hikâyeydi. Örneğin genele dair yanlış yaklaşımlar bilgileri havada uçuşurken, yasaklar konulup algılarla başarı hikâyeleri uyduruluyordu. Hatay bu konuda en net ibretlik belge hâlinde salınıyordu.
Derken konu yargıya taşınan sürece takıldı. Aynı bakışla farklılıklar ve inkâr etmelerle baştan sorular yoğunlaştı. Öyle ki bile bile yıkılan ve rapor verilen binalar konusunda dava açılmama kararı geliyordu. Hastane dramları dahi dikkate alınmadı. Devam eden yargılamalarda da durmadan eksiklikler oluyordu. Kamu görevlileri hep korunuyordu. Kolay kolay yargılanma izni verilmiyordu. Dava açılmasında dahi önemli konular dışarıda bırakılıyordu. Hele de örneklem farkı oldukça sırıtıyordu. İlk baştaki örnek de Hatay’la simgeleşiyordu. Açıkça “bizim yönetimimizde olmadığı için” gerekçesi doğrudan meydanlarda propaganda aracı olarak kullanıldı.
Elbet bu gelişmeleri izlerken ben, bizim davanın da sonucunda işlerin karışacağını, hayal kırıklıklarının olacağını kesin inanıyordum. Arada birtakım tutumlarla “kamu görevlilerinden bazılarının davaya eklenmesi gibi” adımlar atılmasına karşın, imar affı gibi genel siyasal konular ortada yoktu. Ama bizim erkân “Türk adaletine güveniyorum” tekerlemesiyle olayı sürdürüyordu. Hem de Türkiye’de açıkça olanlara rağmen. Hele de infaz uygulamalarıyla kimlerin ağır suçtan bırakıldığı örnekleri havada uçuşurken…
Yine de İsias davalı aileler seslerini yükseltti. Bir şeyler yapma adına çırpındılar. Onlar için kolay değildi bazı gerçeklere acı selinde dokunmak. Yine de yeri geldiğinde anlattılar. Ama yine de belki bir ayrıcalık dendi. Sonuçta dava ilerledikçe makyaj bir yana, bildik Altı Şubat depremi yargı süreci işledi. Öyle işledi ki temel sorumluların adı dahi geçmedi. Bile bile yapılanlar sorgulanmadı. Tesadüf denilerek yargılananlar da az ceza ile kurtuldu. Oysa sadece yargı günü genel Türkiye yargılama süreçlerine bakılsa sonuç hiç de böyle hafif gelmeyecekti. Çünkü liste öyle kalabalık ki demeyin gitsin. Sonuçta bazı ailelerin de dediği gibi “talimatla alınan kararlar” gerçeği Adıyaman’da da yaşandı. Ama şöyle denir, böyle denilmektedir. Politikacılar kıskançta. Öyle kolay kolay sisteme dokunamazlar. Koltuk gitme korkusu vardır. Hele hâlâ “Türk adaletine güveniyorum” lafı, acı deryasında bir damla dahi değildir.
Aslında yaşanan, klasik Türkiye gerçeğiydi. Ama biz hep görmezden, duymazdan gelip yaşıyorduk. Bu Altı Şubat depremi burayı da yakmasa, onca felaketi içimizde hissetmeyecektik. Birçok Türkiye gerçeğini hissetmediğimiz veya tersinden anladığımız gibi… İsias Otel yıkımı altında kalan enkaz Kuzey Kıbrıs’a da yangın olarak gelince ne demek olduğunu yaşayarak öğrendik. Öğrendik de hâlâ buna önem vermeyip tekilleştirip postu kurtarmak, yine bizim memleketin gerçeği olarak kaldı.



