Bir anda, kısa bir düşünce derecesinde kaldım. Kaldım diyorum ki kısa sürdü. Bu takılış ise bana ilgili konuda birkaç kelam etmeyi de önerir gibiydi. Şu anda sessizce yaşadığım, konuşmadan geçiştirdiğim günler, bir anlamda kısa zaman sonrasındaki, yakın tarih denecek zaman dilimi olacaktır. Hemen aklım yoğunlaşarak bir yere doğru yöneldi. Aslında kısa hayat ömrümde, birçok hem de geçiş süreçleriyle birlikte tarihsel tanıklıklarla doludur. Ama ne yazık ki daha yaşarken yaşananlar, birden bellek kaybıyla başlayıp, sonra üzerine resmî sos eklenen bambaşka laflarla da dolduruldu. Hatta yaşananın tam aksini anlatan ezberlerle hem tarih hem sosyoloji hem de siyaset algılatıldı. Son günlerin yine yeni uzayan döngüsü de aynen tekrarlanmaktadır.
Konuya yaklaşım bu nedenle önemlidir. Siz yaşadıklarınızı, önce yakın tarih dahi özetlerken yaşananın değil, istenilen çizgisine taşıyorsanız, bir anlamda yok etme, imha süreci ile düşüncenin istenenle konumlanması sonucuna gelirsiniz. Hatta geçmişi, geçmiş gibi değil de günümüz ihtiyacına göre öğretip onunla tarih, siyaset gibi kuramları doldururuz.
Son günler bunların bir tekrarını yaşıyoruz. Üstelik örnekleri de gözümüzün içine, beynimize enjekte edilir şekilde yaşatılıyor. Bu az ihtiyaç biraz da pratikte karşılaştıklarımla alakalıdır. Örneğin, geçenlerde dalkavuk bir gazeteci ile foncu bir “kardeşimiz” program yapıyordu. Tabii katılımcı gerçeği sorulara, oradan da yanıtlara yansıyordu. Kıbrıs’ta çözüm hikâyesi, tabii ki konuşulan alanda çözüm olasılığının yüksek olduğu, dıştan gelecek baskıyla olacağı, buluşulan ortak noktalardan biridir. Bu, tartışılmaz tekerleme tekrarlarıdır. Hatta şu palavra hâlâ tutuyor: Türkiye’nin AB üyesi olmak için Kıbrıs sorununun çözülmesi gerekir denilir. Nedense son gelişmeler, hem de gözümüzün içine sokulmasına rağmen, ezberletilen, defalarca tekrarlanan ezber durmadan ısıtılıyor. Ama gerçekler bambaşka koşullara doğru kayıyor. Ama bizdeki gerçek de budur.
Bir başka nokta da şu: Sizin dünyaya yaklaşım yönteminiz önemlidir. Eğer kuramları yerli yerine koymazsanız, önemli sistemsel kuramları reddedip basit süzgeçlerle yetinirseniz, elbet sonuca da başka açıdan gelemezsiniz. Emperyalist gerçeği, kapitalist sistemi yok sayıp devletsel ve liderliksel kıskaca yetinip tam tersiyle doldurursanız, Trump’tan özgürlük, işgalden demokrasi olacağı yalanı da kolayca tutar. Şimdi olduğu gibi.
Tesadüf değildi: Bizim ekranda foncu ile dalkavuk çözüm barış havası estirirken, getirecek lider de Trump olarak dolaylı yoldan konulurken, aynı Trump, kendisinin baskıyla verdirttiği Nobel ödüllü Machado’nun elinden, kendine verdirtilme olayı yaşanıyordu. Bu da bize nasıl barış hikâyesi anlatıldığını gösteriyor. Hele de hemen sonra, hem de soykırımla katlettirilen Filistin’in Gazze planı da açığa getirilince işler bambaşka oluyordu. Sistemin genel çekilen resmî hâli yayına sunuluyordu.
Baştaki hatırlatma ile konuyu genişletelim: Tanık olduğumuz günlerimizin, yakındaki yakın tarih gerçekliğine dokunduğuydum. İşte bu günlerden geçiyoruz. Sistemin temel gücü Amerika, açıkça iki gerçeği çekinmeden yapıyor. Birincisi, kendi dayattığı koşullardan bizzat kendisi vazgeçerek birçok uluslararası kuruluştan çekildi. Kendine has yeni kurallarla hem de kısa zaman içinde adımlar atıyor. Öyle ki Grönland olayı ile en yakın müttefik ilkesini dahi nasıl birden sıfırlayabileceğini ilan ediyor. Venezuela olayı ile de dilediğini, gücü yettiğince kaçırarak yargılama tutumunu da normalleştirdi. Öyle normalleştirdi ki karşı çıkan devlet sayısı fazla olmadı. Başka bir konu ise dilediği ülkeye tehdit yağdırıyor, ambargo koyuyor, kendi kurumsallaştırdığı ticaret ilkelerini dahi dilediği anda silikleştirme girişiminde bulunuyor.
En tuhafı da Venezuela’da oldu. Lider diye tanıttığı, ona Nobel Barış Ödülü verdirttiği, sonrasında ödülü alan kadının dönüp kendisine verme karmaşasını gayet basit, normal bir şekliyle yaptı. Tam da bunlar havada uçuşurken, birileri Gazze’nin ikinci aşama planını tartışmaya sundu. Belli ki tahminlere göre sızdırılan planın Davos’taki toplantıda daha da netleştirileceği beklentisi yayıldı.
Gazze: İki yıldır soykırımla karşılaştı. İnsanlar oradan oraya hem sürüldü hem katledildi hem de tutsak alındı. Filistin’in yeni karanlık yakın tarihi yazıldı. Biraz deşince, özellikle 2008 krizi ile Gazze’ye yönelen katliamcı saldırıların yoğunlaşma buluşmasına gideriz. Şimdi Gazze adı hâlâ net konulmazken, taraf olan Filistinlilerin, bırakın görüşleri, masaya dahi çağrılmaması gibi acayip bir tekçilik vardır. Trump kendine göre kurullar oluşturdu. Dilediği liderleri çağırdı. Ama tam bir kapitalist gangster tipi anlayışla. En yakınına alacağı devlet başkanından da çekinmeden “bir milyar doları” da sökülün demeyi unutmadı. Şimdilik olay tam netleştirilmedi. Ama böyle bir plan olduğu ve sızdırılıp konuşturulduğu da kesindir.
Dün Gazze soykırımını izliyorduk. Üstelik kapitalist devletlerin de açık desteğiyle. İnsanları sürecek yer tam bulunamadığı için, değişik başka kurallarla bölge yine de şekillendirme girdabında. Bunu Trump ve Netanyahu birlikte yaptılar. Gizliden ama herkesin kabullendiği İngiltere’yi eksik bırakmak “günah” olur. Şimdi dünya, geleceği konmayan Gazze planına, daha doğrusu yeni Trump başkanlığındaki Gazze kolonizasyonuna odaklanıyor. Tuhaf gelmiyor kolonileştirme, köleleştirme ve soykırım ifadeleri. Nasıl olacak tartışması merkezinde oyalanılıyor. Zaten aynı durum dünkü yazımdaki Suriye’nin Halep kentinde de aynı değil miydi?
Yakın tarihle bağı şu: Biz, daha doğrusu kendimle sınırlayayım, İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dünya şekillenmesini bizzat yaşadık. Kıbrıs’la yeni sömürgecilik döneminin de bedelini ödedik. Yetmişler sonunda geçilen kapitalist neoliberalizmi, daha canlı ve tartışmalara bizzat katılarak yaşadık. Tahminler tuttu da alacak yoktu; hatta yenildik. Neoliberalizmin en son nefesini verdiğini, 2008’de Amerika’ya ulaşan finans kapital kriziyle anladık. Kavradık. Artık neoliberalizmin tükendiği ilan ediliyordu. Devamı ise yeni arayışlar tıkandıkça, hem faşizme yöneliş artıyor, şiddet döngüsü tırmanıyor ve neoliberal yapılar dağılarak kaoslara yelken açıyordu.
Tüm bunları canlı yaşadık. Bedeli ödetildi. Ama biz yakın tarihselleşen duruma doğru bakmadık. Kapitalist gerçekliğe, emperyalist çağ gözüyle hiç bakmadık. Bakmak isteyenleri de suçladık. Normal kelime fetişizmiyle, hatta koşullara bakmaksızın “sömürge oluşlarına” dahi dikkat etmeden, normal havada eşitlikle yaklaşıldı. Devletçiliği, resmî ideolojik algılarla adına “akademik, bilimsel” etiketi koyarak kavrattılar. Onların tahminleri olmadı. Genelde sol eksenli sistemsel yaklaşımlar hep haklı çıktı. Ama siyasal alacaklı olamadılar. Şimdi de sanki kapitalist gerçeklik yokmuşçasına, krizlerle tıkanma yaşanmıyormuşçasına, normal hayatla hem de en otoriter Trump’ın dünyayı düzelteceği algısı, çaktırılmadan yerleştirilmeye çalışılıyor. Oysa kapitalizm sıkıştıkça kendi kurallarını dahi yerle bir ediyor. Onun için cihatçılardan medet uman, kârına kâr katan bambaşka bir bunalım dönemi yaşatmaktadır. Hele de seçeneksizlikte soykırım dahi yapacak savunma noktasına geliniyorsa, diyecek fazla söz de kalmamaktadır.



