Son dönemde Suriye sık sık konu edilmektedir. Öyle bir normal devlet değil de adeta içte değişik etkenlerle paramparça olmuş; bölgesel iki önemli devlet, kuzey ve güneye yerleşerek bölgesel merkezî ülkeler hâline gelmekle meşguldür. İçte paramparça, gericiliğin yükselip ırkçılık ve din yelpazesinde ideolojikleşerek Şam’da tahta oturtulmaları da birçok soruya yanıt gibiydi. İdlib ile başlayan Türkiye kontrolü, İngiltere ve Amerika eğitimli HTŞ, yine ilgili ülkelerin alan açmasıyla Şam’a ulaşıp koltuğa oturdu. Şeriatçı sakal modeliyle, imaj düzenleme enstrümanı olarak sarayda boy atılıyordu.
Kısaca emperyalist gerçeklikle, sömürgesel kolonizasyon durumu, gerici şeriatçı HTŞ ile oluşturulmaya çalışılmaktadır. İsrail güneyde istediklerini alıyor. Türkiye ise Batı Fırat’a sığmayarak doğuya doğru açılma hamleleri yapıyor. Bir emperyalist politikanın kendisi, Şam sokaklarında gerçekleştirilmeye çalışılıyor.
Emperyalist gerçekliği sakın akıldan çıkarmayalım. Çıkarmadığımız anda ise doğu komşumuz hemen gözümüzün içine sokulmakla genişletiliyor. Tek ülke hesabıyla değil elbet. Esad rejiminin devrilip kolayca kaçışlar sonrası yeterli örgütsel konumda olmayan HTŞ, Suriye’nin geleceği hâline sokuldu. Onlar önce Şam’a, oradan da gelecek Suriye’ye havale edildi. Bu arada bölgesel güçler yeni alanda pay kapma peşinde. Şam’daki zayıf yönetime baskılar yapıldı. Kendi ideolojik gerçeklerini önce Dürzilerde, devamında Alevilerde saldırganlıkla denediler. Aynı şekilde ilgili örgüt olan HTŞ, aslında IŞİD kökenli olup koşula göre kılık değiştiren kesimlerden oluşmaktadır.
Batı başta olmak üzere bu yapı desteklenmektedir. Şam’dan genel Suriye kontrolü başlayınca elbet siyasal ve ideolojik yansımaları olacaktı. Öyle de oldu. Hele Alevi katliamlarında eski IŞİD benzeri cinayetler tesadüf değil, geçmişten gelen deneyimlerin birikimiydi. Tabii ki son sözü Amerika söyleyecek. Amerika da çoğu Ortadoğu uygulamasının bir devamı olarak, kendisinin de kurdurttuğu IŞİD benzeri hareketlerle süreci sürdürmektedir.
Zaten HTŞ, Şam’a girerken dışarıdan gelen, kimine göre elli bin yabancı cihatçıdan başta Amerika ve Türkiye hiç söz etmedi. Türkiye devamında da hep Kürtleri işaret etti. Üstelik onları PKK devamı olarak göstermekteydi. Silahları bırakmaları, örgütsel dağılma ve özerklik istememeleri gibi şartları Şam değil, doğrudan sert sözlerle Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dile getiriyordu.
Amerika, HTŞ denetiminde bir Suriye isterken, en başta İsrail’e istediği topraklarda cirit atıp ilhak yapma alanı açtı. Aynı tutum Kürtler üzerinde görülmedi. Birçok anlaşma yapıldı; çoğu anlaşma okunmadan uygulanması savunuldu. Başta Türkiye “anlaşma uygulansın” derken, anlaşmanın bilinmemesine dayanarak başka talepler ileri sürdü.
Suriyeli Kürtler, tarihte ilk defa bu düzeyde belirli bir konuma geldiler. Esad döneminde hakları bir yana, kimliklerini dahi kullanmakta zorlanan çok sayıda Kürt vardı. Yurttaş bile sayılmıyorlardı. 2011’de başlayan yeni hamleli proje sonucu Suriye karıştı. İlk defa Kürtler örgütlü güç olarak sahaya çıktı. Durum o denli karışıktı ki herkes Kürt yapısı PYD’yi yanına çekmeye çalıştı; Türkiye dâhil.
Türkiye yetkilileri Kürt liderlerden Salih Müslim’i Ankara’ya davet edip Esad’a karşı kendi yanlarında cihatçılarla savaşmasını dahi önerdiler. Müslim kabul etmeyince de ona cephe açtılar. Oluşan Kürt bölge kantonlarına karşı saldırı çağrıları yükseldi.
İlk desteği Rusya’dan alıp Batı Fırat’a girdiler. Kürtlerin en yoğun olduğu Afrin kantonuna girildi. Amerika’nın müdahalesiyle Kürtler Afrin’den çekildi. Amerika ise Kürtleri Doğu Fırat’ta toplamaya çalıştı. Ancak Kürtlere en büyük darbe, doğrudan Rusya’nın, Türkiye’nin Afrin’e girmesine izin vermesiyle gerçekleşti.
Kürtler ise kendilerini IŞİD’e karşı verdikleri mücadeleyle var ettiler. Eğer Kobani’de IŞİD durdurulmasaydı, Şam’da o dönemden itibaren IŞİD olacaktı. Kobani Direnişi ile Amerikan ilgisinin Kürtler üzerine yoğunlaşması sonucu, bir anlamda Suriye denklemi IŞİD aleyhine döndü.



