Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun, yargılanmak üzere bir askeri operasyonla ABD’ye kaçırılması ile şaşkına dönen dünya, bu hafta da İran’da başlatılan kanlı, halk ayaklanması ile sarsılmaktadır.
İran ve Venezuela, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olsalar da bu iki ülkede yaşananlar, küresel güçler tarafından oluşturulmaya çalışılan “yeni dünya düzeni” senaryosunun işlediğini göstermektedir.
İnsanlığın ortak evi dünyamızda, artan insan nüfusuyla birlikte başta su, gıda ve enerji kaynakları hızla azalmaktadır.
Bilinçli olarak çıkarılan savaşlar, iklim değişikliklerinin yarattığı kuraklıklar, Covid gibi insan yapımı salgın hastalıklarla, nüfüsun kontrol altına alınması mümkün görünmemektedir.
Enerji kaynaklarıyla, madenlerin tekelci küresel sermayenin işletmesine verilmesi ve dünyadaki siyasi yapıların tek merkezden denetime alınması için ABD–İngiltere orijinli Yahudi asıllı sermayedarların yönetimindeki uluslararası şirketlerin oluşturduğu küresel güçlerin hazırladığı senaryo, adım adım hayata geçirilmektedir.
Öncelikle “küresel güçlerin” önündeki en büyük engel, denetimleri dışındaki ülkelerdir. Bu açıdan yaklaşıldığında, Avrupa’nın devi Almanya ve doğunun devi Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda bu güçler tarafından yenilerek, ülke yönetimleri kontrol altına alınmıştır.
Yalta Konferansı’nda Sovyetler Birliği ile dünyayı güç alanlarına ayırıp, yöneten bu güçler; Sovyetler Birliği ile onun oluşturdu doğu blokunu ve Çin Halk Cumhuriyeti’ni çok önemli bir engel olarak görmekteydiler.
Askeri darbeler, şeyhler, krallar, şahlar ve küresel güçlere parayla ruhunu teslim eden işbirlikçi yöneticilerle durum idare edilmeye çalışılırken, 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla “demokrasi ve insan hakları götürme veya kitle imha silahları bulundurma” bahanesinin arkasına saklanılıp, askeri müdahalelerle adım adım dünya yeni sisteme hazırlanmaya başlandı.
Küresel güçler, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran başta olmak üzere bu ülkelerle iş birliği yapan devletleri hedeflerine koydular.
1916 yılında dönemin emperyalist devletleri İngiltere ve Fransa Dışişleri Bakanları, Orta Doğu ülkelerini kendi aralarında paylaşmak için gizlice Sykes–Picot Antlaşması’nı yaptılar.
Hiçbir etnik, dini ve yerel farkı gözetmeden yapılan bu antlaşmada, haritalar cetvelle çizerek oluşturuldu.
“Büyük Orta Doğu Projesi” olarak sunulan değişimle birlikte, bölgede oluşan milliyete dayalı merkezi devletler bir bir dönüştürülerek küçük etnik yapılara evrilmeye başladı.
Irak ile başlayan süreç, Libya, Suriye, Lübnan, Filistin ile devam etmektedir. Küresel güçler bunları yapabilmek adına, Rusya’yı Orta Doğu‘dan çekilmeye zorlamak için, Ukrayna’da savaş çıkardılar.
İran’da başlatılan olaylar da bunun devamıdır. Geçmişte şah yönetimiyle İran’ı elinde tutamayacağını anlayan küresel güçler, onun yerine hazırladıkları Ayetollah Humeyni’yi getirmişlerdi.
Kurdurdukları “molla rejimi” işlevini tamamladığı için şu anda kendi içindeki odaklara CIA ve Mossad tarafından yapılan müdahalelerle kanlı bir tasviye süreci başlatılmıştır.
Çin uzun vadeli bir hedeftir. Orta Asya ülkeleri ile yapılan ortaklık antlaşmaları hedefi açık açık ortaya koymaktadır.
Çin’e başta petrol ve sanayi hammaddeleri ihraç eden, Venezuela’ya yapılan müdahale bu planın parçasıdır.
Bölgedeki en güçlü devlet durumundaki Türkiye’yi, küresel güçlerin destekleyerek seçtirdiği dönemin Başbakanı Adnan Menderes, 1951 yılında NATO üyesi yaparak, onların güdümüne sokmuştur.
Kağıt üstünde bağımsız gibi görünen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yıllardan beri NATO’nun emrinde bir jandarma devlet olarak görevini yerine getirmektedir.
2000’li yılların başına kadar “Kemalist – Milliyetçi” kadrolarla iş tutan küresel güçler, onların misyonunu tamamlaması çerçevesinde, dini siyaset aracı olarak kullanıp, kitleler üzerinde etkili olan kendilerinin desteği ile kurulan tarikatların yardımı ile Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP’yi iktidar yaparak ve ona Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanlığını vererek, sahneye sürmüşlerdir.
“Görev Adamı” Recep Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz “başarılı darbe girişimi” ile Kemalist kadroları tasviye etmiş ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tamamen kontroluna alarak tek adam rejimini kurmuştur.
Türkiye’yi küresel güçlerin güdümündeki başta Arap sermayesine açmış, Araplar ve yabancıların Türkiye’ye yerleşmesinin önündeki engelleri kaldırmış, eyalet sistemine geçiş için adımlar atmaya devam etmektedir.
Türkiye küresel güçler için herzaman bir labaratuvar görevi yapmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan ve AKP verilen görevleri yerine getirerek misyonlarını tamamlamak üzeredirler.
Oyunun kuralı açıktır; görevini tamamlayan gider, yerine küresel güçlere hizmet eden başka bir ekip gelir. İran’da bu değişim kanlı bir şekilde devam ederken, Türkiye’de bu senaryo AKP ve MHP kadrolarının rüşvet, yolsuzluk, kara para aklama başta olmak üzere, yapılan hertürlü hukuksuzluğun ifşa edilerek tasviye edilmeleri ve “seçim tiyatrosu” ile olacaktır.
Kıbrıs’ta ise küresel güçlerin, milliyetçilik ve ırkçılık üzerinden yarattıkları yapay bölünmenin bu şekilde devam etmesi mümkün değildir.
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın dediği gibi “Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerginlik anlamsızdır. Doğu Akdeniz’de bir forum oluşturulmalıdır. Sağlıklı bir bedende abse olmaz. Kıbrıs sorunu çözülecektir”



