2026 yılı daha önceki yıllarda olduğu gibi dünyanın değişik yerlerindeki otoriter ya da sağ popülist liderlerin ‘beğendikleri sesleri artırmaya’, beğenmediklerini daha az duyulur, mümkünse duyulmaz hale getirmeye çalıştığı bir yıl olacak

Kısa film dalında Oscar kazanan Kristof Deak’in ‘Sing’ filminde; ‘kazanmaya endeksli bir öğretmenin’, okul korosundaki çocuklardan ‘seslerini beğenmediklerini’ nasıl ‘suskunlaştırdığını’, diğerlerini ‘küçük hediyelerle’ nasıl sisteme dahil ettiği anlatılır. Film ‘otoriteye sessizlikten itiraz çıkaran’ büyük bir dayanışma ile finalize olur.[i] 2026 yılı daha önceki yıllarda olduğu gibi dünyanın değişik yerlerindeki otoriter ya da sağ popülist liderlerin ‘beğendikleri sesleri artırmaya’, beğenmediklerini daha az duyulur, mümkünse duyulmaz hale getirmeye çalıştığı bir yıl olacak. Ancak artık konuştuğumuz otoriterlerin-güçlülerin sadece ülkelerinde iktidarda kalmak için ‘içerideki sesleri idare etmeye çalıştığı’ bir dönemin ötesinde, kendi çıkarları için sınırları dışında yapacakları her eyleme de, dünyadaki sesleri, her ne yaparsa yapsın arkasında sıralanmaya, en azından suskun kalmaya zorlayan bir dönemin habercisi. Trump’ın Venezuella’ya yaptığı askeri saldırı ve ülkenin devlet başkanı Nicolas Maduro ve eşini New York’a götürmesi bunun son örneği.
Başkanlıkta ikinci döneme başladığında ‘Panama Kanalı’nın, Grönland’ın ABD’nin ekonomik güvenliği için gerekli olduğunu’ söyleyen, ‘Kanada’nın 51. eyalet olması gerektiğini savunan’ Trump’ın bu çıkışları elbette tartışıldı ama bunun sözel-siyasal bir anlatı olduğu, eyleme dönüşmeyeceği düşünüldü. Panama Kanalı’nı 1999’da devreden ABD, Trump döneminde ‘buradan geçen gemilerin yüzde 70’inin kendilerine ait olduğu, bu ülkenin Çin ile yakınlaşması sebebiyle risk oluşturduğunu’ belirtti. Grönland’daki nadir metallerden potansiyel gaz-petrol rezervlerine sahip oldukları da Trump’ın iştahını kabartıyordu. Panama da Danimarka da Kanada da elbette durumu kınadı, giderek önemi azalsa da ne de olsa Birleşmiş Milletler gibi kurumlar, uluslararası kurallar vardı. Ancak ABD’nin Trump’ın emriyle Venezuella’da yaptıkları artık uluslararası kuralların da kalmadığı anlamına geliyor. Maduro’nun kendi ülkesindeki muhaliflere yaptığı baskılardan ya da başta uyuşturucu üzerindeki pek çok soru işaretinden-ithamdan ayrı bir noktada değerlendirilmesi gereken bir boyutu var konunun. Askeri hazırlıktan söyleme aslında geldiği görülen ancak belki de çok az kişinin Maduro’nun gözleri bağlı olarak ülkesinden çıkarılıp götürüleceğini tahmin ettiği bir süreç.
Adım adım gidelim. Trump’ın emriyle, Kongre’ye bilgi verilmeden Venezuella’da adı öyle konulmasa da bir askeri operasyon yapıldı. ABD Başkanı’nın verdiği bilgiye göre ‘Caracas’ta ışıklar karartıldı, Maduro gece yarısı evinden alındı’. Bir de fotoğraf paylaşıldı. Trump’ın ‘operasyonu izlerken’ fotoğrafı. Elbette akıllara birkaç dönem önceki başkan Obama’nın Usama Bin Ladin operasyonunu takip ettiği an fotoğrafı geldi. Simgesel anlamda da mesajı olan bir fotoğraf. Hem Trump’ın kendi açısından hem de Maduro’yu çerçevelediği alan açısından.
ABD Başkanı Trump’ın operasyonu izlediği anların görüntüsü
Mar-a-Lago’daki basın toplantısında ABD Başkanı ‘güvenli, uygun ve sağduyulu bir geçiş sürecinde Venezuella’yı kendilerinin yöneteceğini’ söyledi. Ve ‘Amerikan petrol şirketlerinin ülkeye sokulacağını da’ ekledi. Petrol rezervleri açısından 299 milyar varil ile birinci sırada yer alan, petrol üretiminde günlük 2.3 milyon varille 12. sırada olan bu ülkeye yalnızca uyuşturucu operasyonu için mi girildiği elbette sorulacak. Şimdiden Trump’ın kısa süre önce uyuşturucu yüzünden affettiği Honduras’ın eski lideri Hernandez konusu NYT gibi yayın organlarında hatırlatılıyor. Ve elbette hangi gerekçeyle başka bir ülkeyi yönetme düşüncesine sahip olunabiliyor. Maduro’nun alınmasının ana konusunun ya da Trump’ın gerçek derdinin ‘demokrasi’ ya da ‘uyuşturucu mücadelesinden öte bir nokta’ olduğu elbette tartışılıyor.
2025’te yayınlanan ABD’in tehdit algısı ve dış politika önceliklerini anlatan Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) belgesinde tarihi 200 yıla dayanan Monroe doktrininden bahsediliyordu. Latin Amerika’yı yeniden etkisi altına almanın dışında dünyanın değişik bölgelerinde ana noktası ekonomik çıkarlar olan bireysel ya da ittifak ortaklarıyla operasyonları içeren Trump doktrininin izleneceği zor bir dönem olacak.
24 Şubat 2022’de Ukrayna işgali öncesi, 14 Temmuz 2021’de bir makale yazan Putin ‘Ukrayna’nın gerçek egemenliğinin ancak Rusya ile ortaklık içinde mümkün olduğuna inanıyorum’ demişti. Bunu tarihsel bir çizgiye oturtmaya çalışmıştı. Üç yılı aşkın bir süredir süren savaş başta Avrupa dünyayı yeni bir güvenlik konsepti-işbirlikleri arayışına geçirdi. Trump’ın Venezuella’da yaptıkları dünyayı yeni bir boyuta taşıyacak. Bu arada Maduro ile ilgili hazır olduğu ortaya çıkan iddianamede ‘İran, Hizbullah ve uyuşturucu kaçakçılığı’ndan bahsedilmesi bir süre sonra İran’a daha da farklı bir şekilde müdahale olasılığını da düşündürüyor.
Son zamanlarda en çok duyulan, normal bir döneme tanıklık etmediğimiz, belirsizlikler içinde kaybolduğumuz ve krizlerin etkilediği zamanın içinden geçtiğimiz… Liberal demokrasilerin geleceğinin nasıl inşa edileceği ve rüzgarın tersine döndürüleceği bir “yeniden inşa” sorusunu kuvvetlendirse de henüz bu noktaya varılamadı. Otoriter rejimler siyasal meşruiyetlerini seçmenlere yönelik araçsallaştırırken yeni düzenlemeler aracılığıyla öncelikle seçimlere ve demokratik kurumlara müdahale edebiliyor. Dolayısıyla muhalefette olan partiler ve aktörler iktidar seçkinlerinin inşa ettikleri arasında sıkışıyor. Fakat endişenin arttığı dönemde yalnızca iktidar seçkinlerinin söylem ve politikalarına bir tepki artık dünya siyasetinde hiç yeterli değil. Bir yeni inşa olacaksa iktidar seçkinlerinin krizleri yönettiği ve hatta yeni krizler ürettiği korku senaryolarına sıkışmadan, bağımsızlaşarak bir hikaye gerekiyor. Şapkadan tavşan çıkarabilen otoriter popülistlerin ahlaki çerçevede yeniden üreteceği “biz ve onlar” ayrımları ve beraberindeki güvenli-tehlikeli aktarımları sınırlanmayacak. O yüzden krizlerin derinleştiği, yarınsızlığın daha da yaygınlaştığı bu dönemde başka bir arayış zamanın ruhunu kovalıyor.
Krizler dışarıdan içeriye artıyor; pandemi, yoksulluk, afetler, iklim, savaşlar… Otoriter pratiklerin sonucu olarak şeffaflığın yok olması, diğerleri ile bir araya gelerek uzlaşma kültürünün kaybolması, yaşanılanların konuşulamaz hale gelmesi ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılması krizleri ve beraberinde vasatlığı derinleştiren kurumları yeniden dizayn ediyor. Bırakın kurumları dizayn etmeyi bir diğer ülkenin yönetimine kendi atamalarını yapıyorlar. Bu kriz ve kaos ortamında kendini savunmasız hisseden, güvenliğinden endişe eden ve tehdit altında olduğunu düşünen kitleler kurumları bir çare olarak göremiyor, erişim konusunda ise zaten ulaşılabilir olarak algılamıyor. Siyasal olan ile güven azalırsa çıkış noktasının neresi olduğuna dair soru işaretleri artıyor. Popülistlerin yalnızca krizleri yönetmediğini, ahlaki bir kutuplaşma çerçevesinde kendileri için meşruiyet oluşturduklarını hatırlamak gerekiyor.
ABD’nin şu andaki operasyonu kadar belirleyici olmasa da Macaristan’da nisan ayında yapılacak seçimler de popülist sağın geleceği açısından önemli bir gözlem noktası olacak. Macaristan’da çocuk ıslah merkezlerinde çocukların istismara maruz kalmaları nedeniyle insanlar sokağa çıktılar, bu tepki yürüyüşünde gelecek seçimlerde Orban’ın rakibi Tisza’nın lideri Magyar, mobilize ederek yer aldı. Çocukları koruyamamak nedeniyle hükümeti suçlayan Magyar, tepkisel ve simgesel bir eylemin içerisinde yer aldı. İktidarın üstünlük iddiasına gedik açan hamlelerden biri olarak da görülebilir. Bir defaya mahsus bir öfke olmaktan çıkarıp temas eden ortak bir “biz” hikayesine dönüştürme olarak da okunabilir. Tekil tepkiler yerine kalıcılaşan bir savunu kriz ortamında kırılma noktası yaratabilir, bu yüzden Macaristan’ı takip etmek önemli.
Magyar, bir “outsider” değil; eski Fidesz’li ve 2010 yılından beri iktidarda olan Orban karşısında “Orban karşıtları” için önemli bir figür. Orban’ın batı demokrasileri karşısında konumlandırdığı ve gurur duyduğu illiberal demokrasi de krizlerin içinden geçiyor. Her ne kadar bir önceki seçim kampanyasında bu krizlere yönelik seçim kampanyası düzenlese de (mesela Ukrayna-Rusya savaşının güvensizlik koşulları yaratması kampanya içeriğinde önemli bir imkan sundu) Magyar öne çıkıyor. Macaristan’daki seçimlerde Magyar, Orban için önemli bir rakip ve bu seçim yarışında dezenformasyonun – Rusya’nın müdahalesinin potansiyeli çoktan hatırlatıldı. Bununla beraber, Orban’ın seçim düzenlemeleri yanı sıra sistem temelinde bir tavşan çıkarıp çıkarmayacağı yani oyunu adil oynayıp oynamayacağı da baki bir soru işareti. Bu örnek üzerinden görülüyor ki, muhalefet partilerinin/aktörlerinin mobilizasyon kapasitesi otoriter popülistler tarafından zaten sıkışmış durumda; o yüzden söylem gücünün ötesine taşmak, belki de anlatının simgeleşmesi anlam kazanıyor. İçerisinde olunan medya sistemleri ve bilgi ekosistemi hali hazırda muhalefetin imkanlarını sınamakta… Üstelik uzun süreli iktidarında sadık bir medya kurup sadık kişiler de önemli kurumlara yerleşmişken…Macaristan seçimi iktidardaki seçkinlerin ve muhalefetin oyun kurgusu açısından oldukça önemli.
Hâlâ seçimin düzenli bir şekilde olabildiği rejimlerde krizlerin derinleşmesiyle ve iktidardakilerin manipülasyonlarının yarattığı tepkilerle muhalefet partileri kitleyi mobilize edebilir. Fakat iktidar partilerinden farklılaşamayan, daha iyi bir sözü söyleyemeyen, sıcak konularda kendi anlatısını ulaştıramayan, mağduriyetleri yakalayamayan, daha az popüler olan muhalefetin olduğu bağlamlarda otoriterleşmenin veya değerler çerçevesinde baskıcı uygulamaların yansıması kaçınılmaz. Popülistler daha hızlı tepki verirken, toplumsal kırmızı çizgileri aşıp duygulara hitap edebilirken daha az “söylemsel görünürlük” süreci kolaylaştırmıyor. Yalnızca iktidar ve muhalefet arasındaki bir yarışın seçmenler için duygusal açıdan bir önemi olsa da derinleşen kriz ortamında – yoksulluğun artması, barınma sorununun neredeyse kalıcı hale gelmesi, eşitsizliklerin yükselmesi, istikrarsızlığın görünür olması, doğal afetlerin etkisi – belirleyici değil. Farklı ülkelerin yükselen sesinin radikalleşmesi ve etkisini arttırması gerekli sinyalleri bir süredir veriyor. Adaletin aşındığı rejimlerde “anti-iktidar” refleksine sıkışmak ve o çerçevede kazanmaya çalışmak sinyallerin gösterdiği gibi yeterli kalmıyor. Rekabetin kimin kazanma ihtimali olduğu tartışmasından öte, kimin/kimlerin hikayesi anlamlandırılıyor meselesine dönüştüğünü göz ardı etmek de mümkün değil.
O yüzden sormak gerekir: Otoriterleşme ile birlikte krizlerin yarattığı mağduriyetlere sınırlılık ile cevap vermeye çalışmak seçmeni ne kadar memnun edebilir? Potansiyellerin dışlanması ve kaybedilenlerin öneminin değersizleşmesi her alana yansıyor. Artık bilginin yerini daha çok sloganlara bırakan aktörler ve onların performansları daha görünür. Daha kabul edilebilir. Kişisel ve kişiselleştirilmiş olan siyasi içerikler daha makul. Eleştirel yaklaşımlar muhataplarına ulaştırılamıyor çünkü “şimdi sırası değil.” ‘Öteki’yi’ sürekli inşa edenlerin bugünkü demokratlar olduğu yansıyor, çünkü başka alanlar yok. Dolayısıyla, “sözde kahramanlar-demokratlar-muhalifler” ile çarkın dönmesi hedefleniyor. Sorunları gündeme getirmek ve sorunlara yönelik adımlar atmak tartışmayı gerekli kılıyor ama “yakın hissedilen taraflara” bile söz söylenemiyor. Beraber tartışılamıyor. Siyasetten ekonomiye, medyadan sivil topluma, iş dünyasından eğitime aktörlere ve kurumlara dair birikenler var. İhtiyatlı adımları bir çeşit önlemler gibi içselleştirip bir döngü yarattıkça demokrasiden uzaklaşan ve zayıflayan siyasal-toplumsal olan geriye gidiyor. Böylece yeni bir yol haritasını inşa etmek, bağımsız olarak mümkün hale gelmiyor.
Tüm bu sürecin doğal bir sonucu olarak siyasetin kuşatma alanları da değişmeye başladı. Gelenekleri, değerleri veya ahlaki unsurları ileri sürerek toplumsal alanın da kuşatılmaya başladığı bir dönem içerisindeyiz. Popülist iktidar yönetimlerin korkuya başvurduğu ve baskıcı unsurlarla muhalefet dışındaki alanlarda da kendilerini güçlendirdiği bir saha yarattıklarını söyleyebiliriz. Bu çatışmanın karşısında sadece siyasi rakipleri yok… Gündelik yaşam deneyimlerindeki mağduriyetlere gerçekten temas eden, yani barınma, yoksulluk veya afetlerden etkilenen kesimlerin sesini somutlaştırabilme önem kazanıyor. Mağduriyetleri es geçmeden, ‘biz-onlar’ tuzağına düşmeden daha ortak bir ‘biz’lik’ hikayesi derinleşen kriz ortamında yeni bir yolu işaret etme motivasyonu taşıyabilir. Bunun bir ayağının da kurumlara erişim ve güven olduğunu da göz ardı edemeyiz. İktidardaki popülistler, bir zamanlar müesses nizam duvarlarına karşı olduklarını ve bu duvarları yıkmak istediklerini iddia ediyorlardı. Fakat iktidarı sürdürmek için yeni duvarları kendilerini kale haline getirdiler. Yeni bir dönem motivasyonu hesap verebilir, siyasal alandaki kararların neler ve neden gerekli olduğunu aktaran şeffaflığa sahip kurumlardan ayrı değil. Dünyanın otoriter popülist liderlerin oyun sahası haline geldiğinde, ulusal ve uluslararası kurumlar zayıfladığında nasıl bir riskli alana dönüşeceği ABD’nin Venezuella’ya müdahalesi ile ortaya çıktı. Bu durum mevcut otoriterleri daha da içlerine kapanan, muhalefete baskıyı artıran bunu da kitlelere anlatan bir şekle çevirebilir.
[i] Film önerisi için Volkan Çıdam’a çok teşekkür ederim.



