Sadece maden zengini olan ülkeler değil, anti emperyalist hükümetleri olan ülkeler de hedefte. Ancak imparatorluğunun alanı yalnızca Latin Amerika ve Karayipler değil. Bugün dünyada hiçbir ülke ABD müdahalesinden güvende değil
Sovyetler Birliği çöktüğünde liberal burjuva yazarlar, demokrasinin ve istikrarın evrensel zaferiyle tanımlanan bir dönemin başladığını ilan etmişti. Sosyalist meydan okumayı gereksiz ve hatta zararlı görüyor, sömürgelerine siyasal bağımsızlık vermiş, evrensel yetişkin oy hakkını ve refah devleti uygulamalarını hayata geçirmiş kapitalizmin, bu meydan okuma ortadan kalktığında insanlığa barış, ekonomik güvenlik ve bireysel özgürlük getireceğine inanıyorlardı. Buna karşılık birçok sol yazar, sömürgelerin ortadan kalkması ve evrensel oy hakkı ile refah devleti uygulamalarını, sosyalist meydan okuma nedeniyle varoluşsal bir tehdit altında olan kapitalizmden koparılmış tavizler olarak görmüş ve bu tehdidin ortadan kalkmasının sistemin alışıldık yağmacı karakterine dönmesine ve bu tavizleri geri almasına yol açacağını öngörmüştü. Haklı çıktılar ve burada asıl ilgileneceğimiz emperyalizm, açıkça saldırgan doğasını sergileyerek ancak “eşkıyalık evresi” olarak adlandırılabilecek bir aşamaya girdiğini gösterdi.
ABD emperyalizminin yaptığı gibi başka bir ülkenin seçilmiş devlet başkanı olan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu ve eşini askeri bir operasyonla konutlarından kaçırmak, kelepçeler içinde ABD’ye götürerek hiçbir inandırıcı kanıtın sunulmadığı uydurma suçlamalarla yargılatmak ve uygun bir kukla hükümet kurulana kadar ülkelerini doğrudan bir ABD kolonisi gibi yönetmek, uluslararası davranışın tüm hukuki ve ahlaki normlarını ihlal eden inanılmaz bir küstahlıktır ve emperyalizmin bu eşkıya evresinin tipik bir örneğidir.
TEK SUÇLU TRUMP MI?
Ancak bu, emperyalizmin eşkıya evresinin yalnızca en son halkasıdır. Irak’ta Saddam Hüseyin’in zorla devrilmesi ve yine tamamen sahte suçlamalarla idam edilmesi, Libya’da Muammer Kaddafi’nin vahşice öldürülmesi, Suriye’nin işgali, tek suçu emperyalist destekli yerleşimci sömürgeci bir proje tarafından evlerinden edilmek istememek olan Filistin halkına yönelik soykırım, Gazze’nin Donald Trump tarafından seçilen bir Vali aracılığıyla yönetilecek bir ABD kolonisi haline getirilmesi ve bir emlak parçasına dönüştürülmesi, emperyalizmin eşkıya evresinin açığa çıkışındaki bölümlerdir.
Liberal çevreler Donald Trump’ı gangster gibi davranan başına buyruk biri olarak sunmakta ve son dönemdeki yağmacı eylemlerin tüm sorumluluğunu ona yüklemektedir. Oysa yukarıda sayılan örneklerin çoğu Trump’ın iktidara gelişinden önceye aittir. Trump ile önceki ABD başkanları arasındaki fark, diğerlerinin gangsterce eylemlerini sözde medeni bir dil perdesiyle gizlemiş olmaları, Trump’ın ise yönetiminin niyetlerini saklama gereği duymamasıdır. Ayrıca yukarıda sayılan her olay, Filistinlilere yönelik soykırım dahil, sözde liberal ilkelerini durmadan pazarlayan diğer emperyalist ülkelerin tam desteğini almıştır. Nicolas Maduro’nun kaçırılması da Trump’a yaranmak isteyen birkaç Küresel Güney ülkesi dışında dünyanın her yerinden kınama almış olsa da Almanya, Fransa ve Britanya’nın açık ya da örtük desteğinden yararlanmıştır.
Trump bizzat, Venezuela’da Maduro’nun başlıca rakibi olan Maria Corina Machado’nun, Maduro tutuklandıktan sonra yönetimi devralacak yeterli halk desteğine sahip olmadığını açıkça itiraf etmiştir. İki ana siyasi platformu olan bir ülkede biri yeterli halk desteğine sahip değilse, mantıken diğerinin daha fazla desteğe sahip olması gerekir. Bu durumda Trump’ın ve birçok Avrupalı liderin yaptığı gibi Maduro’nun siyasi meşruiyeti olmadığını iddia etmek bütünüyle saçmadır. Eğer Machado’nun da Maduro’nun da siyasi meşruiyeti yoksa, Trump Venezuela’da kimin siyasi meşruiyete sahip olduğunu açıklamak zorundadır.
SÖMÜRGELEŞTİRMENİN YENİ BİÇİMİ
Maduro’nun devrilmesinin gerçek nedeni Trump’ın 3 Ocak Cumartesi günü düzenlediği basın toplantısında kendi üslubuyla açıkça ortaya koyduğu sözlerdir. Yerin altından muazzam miktarda servet çıkaracağız dedi. Ona göre elde edilecek para sadece Venezuela halkına değil, Amerikan petrol şirketlerine ve Venezuela’nın ABD’ye verdiği zararların tazmini olarak ABD’ye de gidecekti. Sözünü ettiği zarar, Venezuela’nın petrol kaynaklarını millileştirmesinden kaynaklanıyordu. Venezuela dünyadaki en büyük petrol rezervlerine sahip ülkedir ve bu rezervler dünya toplamının yaklaşık yüzde 17’sine denk gelmektedir. Trump’ın Venezuela petrolünü yağmalama önerisi, bu ülkeyi ele geçirme ve yönetme motivasyonunun açık bir itirafıdır. Bu düpedüz eşkıyalıktır. Sende petrol var, biz de başkanını kaçırarak onu alacağız, ülkeni doğrudan koloni olarak yöneteceğiz ya da seni yağmalamamıza izin verecek bir kukla hükümet kuracağız.
Elbette başka ülkelerin kaynaklarını, topraklarını ya da toprak ürünlerini yağmalamak emperyalizmin her zaman yaptığı şeydir ve onun özüdür. Sömürgesizleşmeden sonra da bu süreci engel olan hükümetleri devirerek ve yerine uysal hükümetler getirerek sürdürmeye çalıştı. Guatemala’da Arbenz’e, İran’da Musaddık’a, Kongo’da Lumumba’ya, Şili’de Allende’ye karşı CIA destekli darbeler bunun açık örnekleridir. Daha yakın dönemde Doğu Avrupa ve eski Sovyet cumhuriyetlerindeki renkli devrimler ve Batı Asya’ya yönelik Amerikan saldırıları da aynı türdendir. Venezuela’yı önceki örneklerden ayıran şey, ABD’nin bu kez iç bir çatışmanın taraflarından birini destekliyormuş gibi yapma zahmetine bile girmeden doğrudan askeri müdahalede bulunmuş olmasıdır.
Elbette sadece maden zengini olan ülkeler hedef alınmıyor. Anti emperyalist hükümetleri olan ülkeler de hedefte ve Trump Küba, Meksika ve Kolombiya’yı da meşhur Monroe Doktrinini diriltme girişimi kapsamında hedef alacağını ilan etti. Ancak imparatorluğunun alanı yalnızca Latin Amerika ve Karayipler değil. Bugün dünyada hiçbir ülke ABD müdahalesinden güvende değildir.
Sovyetler Birliği sözde Küba füze krizi sırasında ABD’nin adaya saldırma tehdidine karşı Küba’nın yanında durmuş, nükleer çatışma riskini göze almıştı. Daha önce de Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinin ardından Anglo-Fransız işgaline karşı Mısır’ı savunmuştu. Her iki durumda da emperyalizm geri adım atmak zorunda kalmıştı. Bugün Sovyetler Birliği’nin yokluğu, ABD öncülüğündeki emperyalizmin tehdidi altındaki tüm dünya ülkeleri tarafından acı biçimde hissedilmektedir.
Çeviren: Yusuf Tuna KOÇ


