2025 yılı, Türkiye’de para politikasının yönü açısından bir kırılmadan ziyade, 2023 ortasında başlayan ortodoks sıkılaşma sürecinin toplumsal sonuçlarının daha görünür hale geldiği bir yıl oldu. Seçim sonrası dönemde Hazine ve Maliye Bakanı olan Mehmet Şimşek’in dile getirdiği ‘rasyonelleşme’ söylemiyle meşrulaştırılan yüksek faiz politikası, geçici bir istikrar arayışı olmaktan çıkıp kalıcılaştı. Geçtiğimiz iki yılda istikrar programının bedeli ise büyük ölçüde ücretli emeğin omuzlarına yüklendi.
Yüksek faiz rejiminin kalıcılaşması
2025 boyunca Merkez Bankasının temel önceliği, enflasyon beklentilerini çıpalamak ve finansal istikrarı korumak olarak tanımlandı. Bu hedef doğrultusunda yüksek faiz rejimi büyük ölçüde muhafaza edildi. Resmi söylemde sıkça dile getirilen ‘veriye bağlılık’ ve ‘temkinli duruş’, pratikte faizlerin uzun süre yüksek tutulmasının gerekçesi haline geldi.
Bu tercihin sınıfsal boyutu ise sistematik biçimde göz ardı edildi. Zira uygulanan para politikası, enflasyonla mücadeleyi esas olarak iç talebin ve ücretlerin baskılanması üzerinden kurguladı. Fiyatlama gücü yüksek firmalar ve bunların kâr marjları tartışma dışı bırakılırken, ücret artışları doğrudan bir risk unsuru olarak görüldü.
19 Mart operasyonları ve faiz artışları
2025’in seyrini belirleyen kritik dönemeçlerden biri, 19 Mart’ta yaşanan ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinden başlayarak CHP’ye yönelen siyasi ve idari operasyonlar oldu. Bu operasyonlar, yalnızca siyasal alanı değil, finansal piyasaları ve para politikasını da doğrudan etkiledi. Artan siyasi belirsizlik ve risk algısı, 2024 sonunda başlayan faiz indirimlerine ara verilmesine ve hesapta olmayan faiz artışlarına neden oldu.
Bu tarihten sonra faiz politikasında daha temkinli bir çizgi öne çıktı. Sermaye çıkışları ve kur baskısı ihtimali, para politikasında manevra alanını daraltırken, yüksek faiz rejimi yalnızca enflasyonla mücadele aracı olmaktan çıkıp siyasi riskleri dengeleme mekanizmasına da dönüştü. Bunun anlamı, ücretli emek açısından sıkı para politikasının daha uzun sürmesi oldu.
Hissedilen enflasyon
2025’te ücretli emek açısından temel sorun, nominal ücret artışlarının sistematik biçimde hedeflenen enflasyonun altında tutulması oldu. Asgari ücret yılın başında artırılmış olsa da, yüksek fiyat düzeyi karşısında bu artış kısa sürede eridi. Kamu çalışanları ve emekliler için de benzer bir tablo ortaya çıktı.
Burada manşet enflasyon ile hissedilen enflasyon arasındaki fark belirleyici hale geliyor. TÜİK verilerine göre en yoksul yüzde 20 toplam gelirin yalnızca yüzde 6.3’ünü alırken, en zengin yüzde 20 toplam gelirin yüzde 48.1’ine sahip. Bu derin gelir eşitsizliği, enflasyonun toplumsal etkilerini kökten farklılaştırıyor. En zengin kesimlerin harcama sepetinde gıdanın payı yüzde 12.8 iken, en yoksul kesimler için bu oran yüzde 30.4’e çıkıyor. Barınma ve kira harcamaları da eklendiğinde, düşük gelirli hane halklarının gıda ve barınma krizini çok daha ağır yaşadığı görülüyor. Bu nedenle ücretliler için hissedilen enflasyon, açıklanan ortalama oranların çok üzerinde seyrediyor.
Enflasyon düşerken alım gücü neden artmıyor?
2025’te sıkça dile getirilen bir başka söylem, enflasyonun gerilemeye başlaması oldu. Gerçekten de 2025’in ocak ayında yüzde 42 olan enflasyon kasımda yüzde 31’e geriledi. Ancak enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor, yalnızca fiyat artış hızının azalmasını ifade ediyor. Fiyatlar yüksek seviyelerde kalmaya devam ederken, ücret artışları bu düzeye yetişmediği sürece alım gücünün artması mümkün değil.
Bir başka ifadeyle, enflasyon oranı yüzde 5’e inse dahi, gelir artışı fiyat artışının gerisinde kaldığı sürece reel ücretlerde ve alım gücünde bir iyileşme yaşanmaz. Üstelik geçmiş dönemde yaşanan reel kayıplar telafi edilmedikçe, ücretliler açısından hissedilen enflasyon kalıcı hale gelir.
Buna karşılık, geliri enflasyonun üzerinde artan en zengin kesimler için tablo tersidir. Bu kesimler yüksek faiz ortamında finansal varlıklarını enflasyona karşı koruyabilmekte, hatta bu süreçten kazançlı yatırım stratejileriyle güçlenerek çıkabilmektedir.
Kredi sıkılaşması, borçluluk ve emek piyasaları
Sıkı para politikasının ücretli emek üzerindeki etkileri yalnızca ücretler üzerinden sınırlı kalmadı. Kredi kanalı da bu baskının temel unsurlarından biri haline geldi. 2025’te ticari kredi faizlerinin yüksek seyri, özellikle KOBİ’ler üzerinde ciddi bir baskı yarattı. Bu baskı, istihdamın niteliğinde bozulma ve ücret baskısı olarak emek piyasalarına yansıdı.
Hane halkı cephesinde ise bireysel borçluluğun düştüğüne dair söylemler öne çıktı. Ancak borçluluğun düşük görünmesi, hane halklarının rahatladığı anlamına gelmiyor. Aksine, bu durum büyük ölçüde krediye erişimin kısıtlanmasından kaynaklanıyor. Reel ücretlerin eridiği, yaşam maliyetlerinin yükseldiği bir ortamda krediye erişimin zorlaşması, geçim krizini daha da derinleştiriyor. Bu, borcun kullanılabilir gelire oranındaki artıştan anlaşılabilir.
Sonuç yerine: Para politikası bir sınıf politikasıdır
2025 deneyimi bir kez daha gösteriyor ki para politikası teknik ve tarafsız bir alan değil. Enflasyonla mücadele adı altında izlenen yüksek faiz politikası, sermaye lehine, ücretli emek aleyhine işleyen bir yeniden bölüşüm mekanizması olarak çalışıyor. 19 Mart operasyonları sonrasında faizlerin artması, bu yükün daha uzun süre ücretlilerin omuzlarında kalacağını gösterdi.
2026 yılında manşet enflasyonda görülecek gerilemeler, ücretli emek için otomatik bir rahatlama anlamına gelmeyecek. Ücretlerin bastırıldığı, reel kayıpların telafi edilmediği bir durumda, hissedilen enflasyon kalıcı hale geliyor. Türkiye’de 2025 para politikası, fiyat istikrarının ötesinde, ücretleri ve iç talebi disipline eden açık bir siyasal tercihin ifadesi oldu. Bu tercih sorgulanmadıkça, enflasyonla mücadele söylemi ücretli emek açısından daha derin bir yoksullaşmanın adı olmaya devam edecektir.



