SAVAŞA DEĞİL, İNSANA YATIRIM ÇAĞRISI
İrlanda’nın yeni cumhurbaşkanı Catherine Connolly’nin askeri harcamaları azaltma ve savunma bütçesini konut, sosyal refah ve kamu hizmetlerine yönlendirme çağrısı, yalnızca İrlanda’da değil, Avrupa ve dünya genelinde de dikkatle izleniyor. Cumhurbaşkanı, ulusal önceliklerin köklü biçimde yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgulayarak, ülkenin askerileşmeden uzaklaşıp toplumsal refah, konut ve dayanışma alanlarına yönelmesi gerektiğini savunuyor.
“Bir ulusun gerçek gücü, askeri kapasitesinde değil; halkını koruma, ona bir yuva, bakım ve günlük yaşamda onurlu şekilde yaşatma becerisindedir,” diyen yeni liderin sözleri, ekonomik baskıların, konut krizinin ve yaşam maliyetlerinin arttığı bir dönemde geniş yankı uyandırdı. Bu yaklaşım, yalnızca bir bütçe tercihi değil; aynı zamanda etik bir yönelim, çağın ihtiyaçlarına verilen bir yanıt ve toplumsal dönüşümün somut bir ifadesi olarak görülüyor. İrlanda’nın bu vizyonu, özellikle Kıbrıs örneğiyle karşılaştırıldığında çarpıcı bir tezat… Kıbrıs’ta hala bayrakların, askeri varlığın ve milli kahramanlık anlatılarının belirlediği bir siyasal atmosfer hakimken, bundan örnek alınması hemen hemen imkansız. Garantör güçlerin post-kolonyal etkisi, adadaki toplumsal önceliklerin önüne geçmeye devam ederken, barınma, refah ve sosyal adalet taleplerinin milliyetçi söylemler ve güvenlik politikalarının cani bir şekilde uygulanması içler acısı…
İrlanda ise tam tersine, toplumsal sorunları siyasetin merkezine taşıyarak halkın günlük yaşamına doğrudan dokunan bir politika anlayışını öne çıkarıyor. Yeni cumhurbaşkanının “askerlere, tanklara, savaşlara değil; evlere, insanlara, bakım hizmetlerine yatırım” çağrısı, Avrupa genelinde yükselen militarist söylemlere güçlü bir yanıt niteliği taşıyor. Barınma, sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim gibi temel konular halihazırda, yeniden devlet önceliği haline gelmiş durumda. Bu yaklaşım, ulusal kimlik gösterilerinin ya da kurtarıcı mitlerinin gölgesinde değil, insana ve onura dayalı bir siyaset biçimini temsil edeceğe benziyor.
Tüm bunlar olurken, Kıbrıs’ta çözüm bekleyen çatışma alanlarını güzel ve barışçıl bir dille ele almak şöyle dursun, bunun bu kadar küçük bir adada bize çok uzak olması büyük bir utanç kaynağı…
Adada hala Birleşik Krallık’ın askeri üslerinin olması, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlük statüsünü, garantörlük görevlerini suistimal etmelerine rağmen koruması tam bir uç yozlaşma ve modern bıçaksız silahsız cinayet örneği. Bu durum, iki toplumun da gündelik yaşam kalitesini düşürürken, jeopolitik hesapları öne çıkarıyor. İrlanda örneği, savaş ve askeri müdahalelerden uzak durarak, halkın temel ihtiyaçlarını merkeze alan bir devlet anlayışının mümkün olduğunu gösteriyor. Barınma hakkını, eğitimi, yaşlı ve engelli bakımını devletin asli sorumlulukları olarak yeniden tanımlaması, “duymak, görmek ve sorumluluk almak” isteyenler için güçlü bir örnek oluşturuyor.
Sonuçta İrlanda’nın bu çağrısı, yalnızca bir ülkenin iç politikasını değil, Avrupa’nın tamamında süregelen askeri-milliyetçi-dini reflekslerini de sorgulayan bir duruş anlamına geliyor. Bu duruş, Kıbrıs gibi post-kolonyal ve garantörlük rejimlerinin hala şekillendirdiği coğrafyalar için de düşündürücü. Tabi ki kişisel çıkalardan uzaklaşıp, etik ve vicdani sorumluluğu olan, barışçıl ve yeni dil kuran birini seçmedikçe, bu mümkün değil…
Halkın gerçek gündemini görünür kılan İrlanda, dünyaya sade ama güçlü bir mesaj gönderiyor: “Güvenlik, silahlarda değil; insanların huzurunda, dayanışmasında ve refahında yatar.”
Ha bir de kullandığı dil, ton ve söylemlerinde… Dilin ve dinin bu kadar çatışma yarattığı İrlanda gibi bir yerde bile bunu öne sürebilen bir Cumhurbaşkanı varken, hamasete gömülmüş ve bir defa daha batsa tam yeridir diyebileceğimiz Kıbrıs için, örnek olabilecek mi bu?



