On bir yaşındaki Renad, savaşın ortasında mutfağından açtığı kamerayla milyonlara ulaştı; çatışmalar uzadıkça yemek bile yapamaz oldu ve geçen hafta evinden ayrıldı. Renad’ın mutfağında pişmeyen yemek, yalnızca açlığın değil, uluslararası sistemin de iflasının sembolü

Gazze savaşı başladığından bu yana Filistinli bir küçük kız, Filistin’in sesi oldu. Adı Renad Attallah. On bir yaşında. Renad’ın hesabı kısa sürede yüz binlerce, ardından milyonlarca takipçiye ulaştı. Onun varlığı, savaşın dijital çağda nasıl kayda geçtiğinin güçlü bir örneği olacaktı.
Videolarında arka planda karanlık mutfak, bazen bir fener, bazen de küçük bir ocak görünüyordu. Kameraya dönerken bir şef değil, oyun oynayan bir çocuk gibiydi. “Bugün size farklı bir tarif göstereceğim” dediğinde hem arkadaşlarına hem de milyonlarca yabancıya sesleniyordu. Onu izleyenler, gülüşünün ardında bir çocuğun hayallerini görüyordu: annesine küçük bir sürpriz yapabilmek, savaşın gölgesinde bile biraz tatlı yiyebilmek, hiç kullanılmamış bir tabağa yemeğini koyabilmek…
Bugün @renadfromgaza hesabının biyosunda sadece “Çocuklar Çocuk Olabilmeli’” cümlesi yazıyor. Ve belki de savaşın gölgesinde söylenebilecek en haklı söz bu.

Renad ile ilk kez “Gazze usulü fattah” yaptığı bir videosunda tanıştım. Renad, küçük taşınabilir ocağını yakıyor, tencereye tavuk parçalarını bırakıyor ve yüzünde heyecanla kameraya dönerek tarifine başlıyordu: “Bugün sizin için Gazze usulü fattah hazırladım. Bu yemek hem küçüklerin hem büyüklerin sevdiği geleneksel bir lezzet. Uzun zamandır yapmak ve size göstermek istiyordum ama tavuk bulmak mümkün değildi. Şimdi nihayet elimde var.” Tencereden buhar yükselirken sesi sakindi ama coşku doluydu. Bu, sadece bir yemek tarifi değildi; uzun süredir eksik olan bir malzemenin bulunmasıyla gelen sevinç, savaşın karanlığında küçük bir zaferdi. O anda mutfak, yalnızca yemek pişen bir yer olmaktan çıkıyor; belirsiz bir dünyanın ortasında ritim tutmaya çalışan bir çocuğun sesi oluyordu.

On bir yaşındaki Renad, sık aralıklarla önüme düşen videolarında elinde ne varsa onunla yemek yapıyordu. Bir süre sonra savaşı haberlerden değil, sadece onun mutfağından takip etmek istediğimi fark ettim. Renad yardım kolisinden çıkan makarnayı çorbaya çeviriyor, süt tozundan kek deniyor, “Gazze usulü mercimek” hazırlıyordu. Malzemeler azaldıkça tarifler sadeleşiyor; yardımlar geldikçe yeniden çeşitleniyordu. Bir kutu un ya da bir paket şekerle yaşadığı sevinç, milyonlara normal hayatın ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyordu.
Onu benim gibi geçen iki yıl boyunca izleyenler yalnızca bir çocuk şefin tariflerini görmedi. Kameranın karşısında, savaşın gölgesinde hayatta kalmanın gündelik pratiklerini izlediler. Yüzündeki gülümseme, mutfağın bir sığınak; yemek pişirmenin ise hayata tutunma biçimi olduğunu hatırlatıyordu. “Bugün Gazze usulü şöyle yapacağız” derken, ekmek kızartmanın, nohut yumuşatmanın, makarna suyunu saklamanın bile bir hayatta kalma eylemine dönüştüğünü gösteriyordu.
Onun mutfağı, sadece açlığı bastırmanın değil; kimliği, hafızayı ve varlığı korumanın da mekânı oldu.

Yemek bitti, çocukluk da
Yaz başında Renad’ın yüzü solmaya, gülümsemesi kaybolmaya başladı. Önce sessizleşti. Sonunda, suskunluğunu şu sözlerle bozdu: “Kelimenin tam anlamıyla yiyecek hiçbir şeyimiz yok” Bu sözler, Gazze’de açlığın gündelik hayatı nasıl tükettiğinin en yalın ifadesiydi. Artık Renad o çok sevdiği yemek videolarını yapamıyordu. Renad’ın incelen yüzü, boş tenceresi, gözlerinin altındaki mor halkalar yalnızca kişisel bir hikâye değil; bütün bir toplumun maruz bırakıldığı sistematik kıtlığın, açlığın ve şiddetin canlı tercümesiydi.
Aynı günlerde sahadan gelen raporlar da aynı şeyi söylüyordu: Gazze’ye aylardır neredeyse hiç yardım girmiyor, tarım alanları, fırınlar, su şebekeleri sistematik biçimde yok ediliyordu. Bu yalnızca bir işgal değil, toptan bir yıkımdı. 22 Ağustos’ta hemen bütün uluslararası kuruluşlar (UNICEF, WHO, WFP ve FAO) Gazze’de kıtlığın resmen teyit edildiğini duyurdu. IPC verilerine göre yaklaşık yarım milyon kişi kıtlık koşullarında yaşıyordu.
Temmuz sonunda resmi rakamlara göre ölü sayısı 60 bini aşmıştı; hayatını kaybedenlerin büyük çoğunluğu ise kadınlar ve çocuklardı. Hayatta kalanlar çocuklar ise çocukluklarını kaybetmişlerdi.UNICEF’e göre Gazze’de her on çocuktan sekizi sürekli kaygı, kabus ve travma belirtileri gösteriyor; oyunlar yok olurken, resimlerinde yalnızca uçaklar ve yıkıntılar beliriyordu.
Zorunlu göç ve sessiz pazarlıklar
Bu hafta Renad hesabına tek kelimelik bir mesaj bıraktı: “Goodbye / Hoşçakal.” 27 Ağustos tarihli bu paylaşım binlerce yorum aldı; herkes endişeyle “güvende misin?” diye soruyordu. Kısa süre sonra Hollanda’dan paylaştığı bir fotoğraf, onun ablasının aldığı bir eğitim bursuyla Gazze’den çıkabildiğini gösterdi. Renad’ın ‘hoşçakal’ı yalnızca kişisel bir veda değildi. Kendi sözleriyle: “Gazze’den çıktım ama annem ve ailem hâlâ orada; ben ise dünyanın öbür ucunda. Ne annem, ne babam, ne ailem, ne de ülkem kaldı.” Bu, bir yandan bir aileyi, bir hayatı kaybetmenin; öte yandan kolektif bir kimliği, bir ülkeyi yitirmenin ifadesiydi.

Renad ile önce açlığa, sonra sürgüne tanıklık ettik. Renad tek de değildi. Bugün Gazze nüfusunun yüzde 90’ından fazlası (yaklaşık 1,9 milyon kişi) yerinden edilmiş durumda. Bu, savaşın doğal akışında gelişmiş bir kaçış değil; evlerin tahrip edilmesi, altyapının yok edilmesi ve bombardımanlarla yürütülen sistematik bir boşaltma stratejisinin sonucu. Açlık da nüfusu göç etmeye zorlayacak bir savaş politikası. Ancak Gazellilerin gidecek yeri yok. İsrail, halihazırda sivilleri güvenli bölge diye sunduğu Al-Mawasi’ye sıkıştırıyor, ama orada ne su var ne gıda. Rafah sınır kapısı ise dış dünyaya açılan tek kapı; fakat oradan yalnızca az sayıda hasta, yabancı pasaport sahibi ya da özel izinli kişi geçebiliyor.
Bu tabloya eşlik eden söylentiler de var: Sina Çölü’nde çadır kentler kurmak, Rafah’ın enkazı üzerine dev bir “insani şehir” inşa etmek, veya Filistinlileri Afrika ülkelerine sürmek. Resmî olarak reddedilseler de bu projelerin dolaşımda olması bile yaşananların geçicilikten çok kalıcı bir boşaltma tasarımı olduğunu gösteriyor.

İsrail’e uluslararası destek
İsrail o kadar ileri gitti ki pek çok Batı ülkesinde İsrail’e bugüne kadar verilen koşulsuz siyasi ve askeri desteğin tonu son dönemde aşağıdan gelen kamuoyu baskısı ile değişmeye başladı.
Birçok Avrupa başkentinde silah ihracatına sınırlamalar tartışılmaya başlandı; örneğin İngiltere bu hafta ülkenin en büyük savunma fuarına İsrailli yetkilileri almama kararı verdi; İngiliz hükümeti ayrıca Filistin devletini tanıma konusunu da gündemine aldı. Ancak hala Avrupa Birliği içinde İsrail’e karşı ortak yaptırım kararı çıkmıyor; İrlanda, İspanya, Hollanda ve İsveç gibi ülkeler AB-İsrail Ortaklık Anlaşmasının askıya alınmasını ve Horizon Europe gibi araştırma fonlarının kesilmesini savunurken, Almanya, Macaristan ve Çekya gibi üyeler buna karşı çıkıyor. Temmuz 2025’te AB Dış İlişkiler Servisi 10 yaptırım seçeneği hazırlasa da, bakanlar Kopenhag toplantısında harekete geçemedi. Bazı AB üyesi ülkeler ise tek taraflı adımlar attı: örneğin Slovenya iki İsrailli bakana giriş yasağı koydu, Hollanda benzer şekilde kimi İsrailli yetkilileri “istenmeyen kişi” ilan etti.
İslam dünyası ise daha da dağınık. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 25 Ağustos’taki Cidde toplantısından çıkan sonuç koca bir hayal kırıklığı oldu. 57 ülkeyi kapsayan ve Filistin davasını “öncelik” olarak gören İİT, Avrupa’daki tartışmaların dahi gerisine düşen, etkisiz bir bildiriyle yetindi.
Zaten kınamalar, diplomatik çağrılar İsrail’i durduracak gibi değil. Zira ana mesele ABD’nin devam eden siyasi ve askeri desteği. İsrail bugün dünyada ABD’ye en bağımlı müttefiklerden biri: kendi varlığını Washington’un askeri ve diplomatik desteğine dayandırıyor, bu destek olmadan bölgesel üstünlüğünü sürdürmesi de mümkün değil.
Washington yönetimi ise Kongre’deki tartışmalara ve ABD kamuoyunda yükselen eleştirilere rağmen İsrail’e askeri yardım akışını ve siyasi desteğini sürdürüyor. Yaz aylarında Trump yönetimi, Beyaz Saray’da “Gazze sonrası” başlıklı toplantı organize etti; Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın katıldığı görüşmede Trump, yıl sonuna kadar şu ya da bu şekilde bir “çözüm” için baskı yapacağını duyurdu. “Orta Doğu Rivierası” gibi ifadelerle Gazze’yi bir kalkınma projesine indirgeyen bir liderin öngördüğü çözüm, barıştan çok tahakkümün yeni biçimleri olacağa benziyor.
***
Renad Gazze’den çıktı—hayatta. Ama Renad’ın mutfağında pişmeyen yemek ve geride bırakmak zorunda kaldıkları, yalnızca açlığın ve sürgünün değil, uluslararası sistemin de iflasının sembolü; göz göre göre işlenen bir insanlık suçunun tanıklığı.



