Politikanın yüzü yoktur derler. Oysa ben tam tersini düşünüyorum. Politikanın yüzü vardır, hem de sayısız. Bir yüz, bir başka yüzü saklamak için; bir maske, diğer maskeyi görünmez kılmak için kullanılır. Bugün bakıyorum, yüzlerin sayısı aklımı zorluyor. Bir insanın kaç yüzü olabilir? Kaç yüz gerekir iktidarı elde tutmak için? Kaç yüz gerekir hırsı meşrulaştırmak için? Kaç yüz gerekir yalanı hakikat gibi satmak için? Kaç yüz gerekir şehveti, çıkarı, iştahı cilalı bir kelimeye dönüştürmek için? Cevap basit: bir değil, iki değil, sayısız yüz. Ve bütün bu yüzlerin ortak noktası aynı: utanmazlık.
Siyaset dediğimiz şey, utanmanın ortadan kalktığı yerde serpiliyor. Bir gün eşitlik diyerek kürsüye çıkıyorlar, ertesi gün bölünmeyi savunuyorlar. Bir gün kardeşlikten dem vuruyorlar, ertesi gün nefretin en koyusunu yayıyorlar. Bir gün özgürlükten söz ediyorlar, ertesi gün zindanın kapısını kapatıyorlar. Yüzler değişiyor, maskeler kayıyor, ama öz aynı kalıyor: hırs, çıkar, şehvet ve yüzsüzlük. İkiyüzlülük, küçük yalanların ötesinde koca bir sistem, başlı başına bir düzen, yalan üzerine kurulu bir inşaat haline geliyor.
Bugün “egemenlik” dedikleri şey bir halkın iradesi değil; bir avuç yöneticinin kendi koltuğunu koruma taktiği. “Eşitlik” dedikleri şeyse ortak yaşamın değil, zorbalığın ve eşitsiz paylaşımın maskesi. Sözcüklerin içi boşaltılmış, kavramlar lime lime edilmiş. Sözde idealler, gerçekte çıkarların elbisesi olmuş. Bunu görmemek için kör olmak gerekir. Ama işin kötüsü, görmek istemeyen bir kalabalık var. Onlar da kendi yüzlerini başka yöne çevirerek, bu iki yüzlülüğe ortak oluyorlar.
Kaç yüz gerekir? Bir toplumun belleğini yok saymak için kaç yüz gerekir? Birinin hakkını gasp edip sonra masumiyet maskesi takmak için kaç yüz gerekir? Hırsı demokrasi diye pazarlamak için kaç yüz gerekir? Şehveti özgürlük diye süslemek için kaç yüz gerekir? Çıkarı barış diye yutturmaya çalışmak için kaç yüz gerekir? Bence bütün yüzler yetmez. Yüzsüz olmak gerekir. İşte bu yüzden politika, yüzsüzlerin oyunu haline geliyor. Bir noktadan sonra maske takmaya bile gerek duymuyorlar. Çünkü alıştıklarını biliyorlar: Bizim alıştığımızı. Yalanlara, ikiyüzlülüğe, yüzsüzlüğe alıştığımızı.
Dünya tarihi bu yüzden bir yüzsüzlük tarihi gibi. Kaç imparatorluk, kaç devlet, kaç iktidar, masumiyet maskesiyle çıktığı yolda arkasında yalnızca enkaz bırakmadı ki? Bugün aynı hikâye sürüyor. Sadece kostümler değişti, yüzler çoğaldı. Ama öz hiç değişmiyor. Sömürü aynı sömürü, yalan aynı yalan, hırs aynı hırs. Tarihin tozlu sayfalarına bakınca görülen şey, her çağın aynı yüzsüzlükle tekrar tekrar yazılmasıdır.
Ama asıl soru hâlâ masada: Kaç yüz lazım? Ve ne zaman yüzsüzlüğün kendisiyle yüzleşeceğiz? Bir gün yüzler yere düşecek, maskeler parçalanacak. Yüzsüzlüğün üstünü örten bütün makyajlar akacak. Çünkü hafıza kolay silinmez. Çünkü unutma zor dayatılır. Çünkü yalan ne kadar tekrar edilirse edilsin, bir noktada gerçeğin sert kayasına çarpıp dağılır. Ve işte o gün, ikiyüzlülükle yüzsüzlüğün maskesi düşecek. Politikanın yüzleri çoğalabilir. Ama gerçeğin yüzü tek kalır.
Hırs, zevk, şehvet, yalan, çıkar; bunların maskeleri binlerce olabilir. Ama hakikatin yüzü çıplaktır. Çıplak hakikat, bütün yüzsüzlüklerin karşısında en büyük tehdittir. Bugün bunu söylemek belki yetmiyor. Ama en azından yüzleri değil, yüzsüzlüğü görmekle başlıyor her şey. Ve ben soruyorum: Kaç yüz lazım?
Kaç yüz saklanır bir avuç iktidar için? Kaç yüz tüketilir, kaç yüz harcanır, kaç yüz kırılır? Belli ki çok. Ama bir gün bütün yüzlerin hesabı tek bir yüzle sorulacak: çıplak hakikatin yüzüyle.



