Durduran: Denktaş’ın ‘TKP’deki hücrelerim’ dediği kişilerden birinin Akıncı olma ihtimali vardır

0
286

Alpay Durduran“TKP’den ihraç edilen Durduran “bana karşı hiçbir delil ortaya koyamadılar. Tek delilleri parti programından alıntı yaptığım bir gazete kupürü idi” diyerek bu garip durumu gözler önüne seriyor. Ardından YKP’yi kurarak siyasete devam eden Durduran’a göre Kıbrıs’ın Kuzeyinde, Kıbrıslı Türklerin asla iktidarı alamadıklarını vurguluyor. Bu durumu “bir ara verir gibi yaptılar ama sonra durumun bu olmadığı ortaya çıktı”, diye anlatıyor… Alpay Durduran Kıbrıs Postası için Ulaş Barış‘ın sorularını yanıtladı…

Alpay Durduran…

1942’de şimdi sadece yıkıntıdan ibaret Artemi köyünde doğdu. Babası hem imam hem de öğretmenlik yaptı.

O zamanlar her 3 yılda bir tayin olan babası yüzünden hayatı ada içinde göçebe olarak geçti.

Politika ile 1950’lerin sonunda Antalya’da yatılı lisede otururken tanıştı, zamanın Andan Menderes’in Demokrat Parti iktidarına muhalefet etti.

27 Mayıs darbesi olduğunda yatılı kaldığı yurda kendisini tebrik etmeye gelenler olduğunu bugün gülerek anıyor.

1964’te Erenköy’e çıkan mücahitlerdendi.

1976’da önce Kıbrıs Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’nin temsilcisi ardından da seçimler sonrası TKP’nin kurucu başkanı olarak Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurucu meclisinde yer aldı, Denktaş iktidarına karşı sert muhalefeti ile geniş kitlelerin umudu oldu.

1981yılında zamanın UBP hükümetinin tek başına çoğunluk olma şansını yitirdiği seçimden sonra başbakanlığı alması gerekirken, Türkiye’nin de devreye girmesiyle buna nail olamadı.

1981olayını ‘darbe’, zamanın Devlet Başkanı Rauf Denktaş’ı da ‘darbeci’ olarak niteliyor.

1983’de KKTC’nin kurulmasına karşı çıktığı için ölüm tehditleri aldı. 15 Kasım’dan bir hafta önce partisi TKP’nin aldığı ‘KKTC’nin kurulmasına karşıyız’ şeklindeki kararın 1 haftada değişmesini ‘Denktaş’ın TKP içindeki hücrelerimi harekete geçirdim’ şeklindeki lafına bağlıyor.

O zamanın siyasi rakibi, şimdiki Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın da bu hücrelerden birisi olmasının muhtemel olduğunu söyleyen Durduran “en azından bana karşı harekete geçirilen bu hücrelerden istifade ettiği kesindir” diye konuşuyor.

1980’lerin sonunda TKP’den ihraç edilen Durduran “bana karşı hiçbir delil ortaya koyamadılar. Tek delilleri parti programından alıntı yaptığım bir gazete kupürü idi” diyerek bu garip durumu gözler önüne seriyor.

Ardından YKP’yi kurarak siyasete devam eden Durduran’a göre Kıbrıs’ın Kuzeyinde, Kıbrıslı Türklerin asla iktidarı alamadıklarını vurguluyor. Bu durumu “bir ara verir gibi yaptılar ama sonra durumun bu olmadığı ortaya çıktı” diyor.

Kıbrıs siyasetinin çok yozlaştığını, cehaletin diz boyu olduğunu ve partilerin de açık açık menfaat peşinde koşmayı marifet saydığını belirten Durduran, gelinen durumun daha da kötüleşeceğini düşündüğünü belirtiyor.

Kıbrıs sorununun çözümünü ihtimal dışı olarak gören Durduran’a göre sorunun çözümüne daha başlanmadı bile. Akıncı’yı ise kendinden beklenen ‘kandırmaca’ politikasını başarı ile uygulayan birisi olarak ifade ediyor…

Artemi’den Antalya’ya, oradan Dillirga tepelerinden kurucu meclise uzanan fırtınalı bir hayat…

Sayın başkan, size de klasik soruyla başlayayım; nerede doğduğunuz? Yüksek öğrenimi nerede tamamladınız ve siyasete nasıl başladınız?

1942 yılında o zamanki adı Artemi olan, şimdilerde sözde Arıdamı’na çevrilmiş olan, Beşparmak tepelerinin Güneye bakan yamaçlarında olan bir köyde doğdum. Bende orada anamın ikinci, babamın dördüncü oğlu olarak doğdum. Babam hem imam hem de öğretmendi. Küçük bir Türk köyü idi Artemi, zaten 1974’ten sonra da terk edildi ve kimse tekrardan dönüp oralara yerleşmedi. Onun için o köy 1-2 çobanın sürülerini otlatırken kullandığı 1-2 ev dışında harabedir. Bizim okul da cami de harabe oldu. Ben 2.5 yaşında iken orayı terk ettik. O zamanlar öğretmenler her köyde en fazla 3 yıl görev yapabilirdi, fazlasının olması için köylünün bunu istemesi lazımdı. Onun için 3 yaşımdan itibaren babamla hem Güneyde hem de Kuzeyde köy köy dolaştık. İlkokuldan sonra parasız yatılı olarak Antalya Lisesi’ne geçtim. Ardından da İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldum. Mesleğim olarak sözde Makine Mühendisiyim ama 1976’dan beri o mesleği yürütmüyorum çünkü o sene Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP) kurucusu ve başkanı olarak kurucu meclise katıldım ve orada devam ettim.

Arada 1964’te Erenköy’e çıktığınızı biliyoruz. Ama siz esas politikaya ne zaman ilgi duymaya başladınız?

Ben aslında politikaya çok küçük yaşlardan itibaren ilgi duymaya başladım. Antalya Lisesinde politik tartışmalar içindeydim. O zamanlar Menderes’in Demokrat Parti iktidarı vardı, biz muhalefetteki İsmet İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisine yakındık. Sert muhalefetim nedeniyle o zamanlar Antalya’da bayağı ünlü da olduydum. Hatta 27 Mayıs ihtilali olduğunda ve DP devrildiğinde, kaldığım yurda kadar gelip beni tebrik edenler bile olduydu. 1960’da İstanbul’^da (darbe öncesi) yapılan öğrenci hareketlerine, gösterilerine de katıldım. O zamandan beri de siyaset yapan, mitinglere katılan, partilerde çalışan birisi oldum.

 

TKP macerası başlıyor…

TKP’nin kurucu başkanı olarak da Kıbrıs’ta siyasete girdiniz. Nasıl oldu kurucu meclise girmeniz?

Ben kurucu meclise aslında Kıbrıs Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği’nin temsilcisi olarak katıldım. TKP başlangıcında Ecevit’in o zamanki popülerliğinden istifade etti, o yönde bir politika güderek siyasete girdi. Bu da o zamanın şartlarında fırtına gibi esmesini sağladı. Biz kendimizi Demokratik Sol olarak lanse ediyorduk ve 1976’daki ilk seçimlerde ana muhalefet partisi olarak Kıbrıs Türk Federe Devletinin meclisine girdik. Ben de başkan olarak siyasete girdim. Tabii o zamanlar ana muhalefet partisi başkanı ilgi çeken bir makamdı ama hiçbir zaman devlet tarafından saygı gören bir şey olmadı.

Nasıl yani? Devlet düşmanı gibi mi görüldünüz?

Evet, biz doğrudan devlet düşmanı, ayrı, Kıbrıs Türkünün çıkarlarını savunmayan, tehditkar birisi olarak damgalandık. Kendimize (meclise) göre Kıbrıs’ta öngörülen federal çözümü desteklediğimiz halde, iktidarda bulunduğu iddia edilenler vatansever -ki Kıbrıslı Türkler bu ülkede hiç iktidar olmamıştır, biz ise vatan düşmanı sayıldık. Bu böyle bugünlere kadar böyle geldi.

1981’deki seçimlerden sonra başbakan olmanız gerekirken direk Türkiye tarafından müdahale edilerek bundan alı konuldunuz. Bu çok yazılıp çizilen bir olaydır aslında ama yine de sizden duymak isteriz…

1980’de TKP yerel seçimlerde çok büyük, beklenmeyen bir başarı gösterdi ve hem Lefkoşa, hem Girne, hem de Lefke’de seçimleri kazandı. Bunun üzerine parti büyük ilgi görmeye başladı ve 1981 genel seçimleri arifesinde büyük bir saldırıya uğradı. Arada Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesi de gerçekleşti. Hatırlarım da o zamanlar seçim öncesinde darbenin ikinci adamı olan Nurettin Ersin Paşa Kıbrıs’a gelip sert demeçler verdiydi. Hiç unutmam, bir gazetenin manşetinde sol tarafta bizim darbecimiz Sayın Rauf Denktaş “Durduran Girne’den Anamur’a bağladığımız yolu kesmek ister” der, yanında da Ersin Paşa “Anamur’dan Girne’ye bağladığımız yolu kimse kesemez” der. İşte bu koşullar altında TKP seçimlere katıldı. Bu arada parti o güne kadar Dr.Fazıl Küçük’ün gazetesi olan Halkın Sesi’nden destek alırdı. Ama bir anda Doktor da döndü ve seçimlerden evvel TKP’yi düşman olarak ilan etti, saldırdı.

Hâlbuki Doktor Küçük’ün Denktaş ile sorunları olduğu biliniyordu. Neden böyle bir şey yaptı sizce?

Doktora bunu son zamanında sordum. Bana şöyle dedi; “Ne yapacaktım? Generalin biri gitti, bir geldi. Elçinin biri gitti biri geldi. Beni ‘milli beraberlik lazım’ diye zorladılar. Ben da ne yapacaktım? Öyle davranmak zorunda kaldım” dedi. Ve Halkın Sesi’nin o zamanki yayınlarını Denktaş’ın denetimine verdiler. Taner Etkin de bunun mizanpajını yaptı. Hatırlarım da 1981 seçimlerinden sonra ilk kez partiler Denktaş tarafından çağırıldığında, Taner Etkin’in masasında deste deste gazete kupürlerini, çalışmalarını gördük. Direk oradan yöneltiliyordu yani gazete.

 

Verilmeyen başbakanlık…

Tüm bunlara rağmen TKP, 1981 seçimlerinde çok başarılı oldu ve 13 milletvekili çıkardı. UBP ise 19 vekil ile 40 kişilik mecliste çoğunluğu sağlayamadı. TKP, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ve Demokratik Halk Partisinin (DHP) ile 21 sayısına ulaşıyordu ama yetki size verilmedi. Neler yaşandı o kritik günlerde?

Esas film ondan sonra başladı zaten. O şartlarda seçime girdik ve oylarımızı ikiye katlayarak müthiş bir başarı elde ettik. Bu arada ondan evvel yapılan Devlet Başkanlığı seçimlerinde Denktaş ilk turu geçememesine rağmen kazanan ilan edilmişti. O haksız durum da TKP’nin seçim zaferine etkili oldu.

Denktaş’ı nasıl galip ilan ettiler?

Yani bize göre geçemediydi, onu belirteyim, çok ufak bir farkla galip ilan edildi. Bunda çok geç gelen dört sandığın sonucu ile bunu ilan ettiler. Bu da tabii halkın büyük bir tepkisine yol açtı. Durum böyle olunca ‘sol kazanıyor, iktidara gelecek’ diye tantanalar başladı ve aslında KKTC’nin ilanı da bunun için, yani sol iktidar başa gelmesin diye yapıldı. Bunu Kenan Evren anılarında da yazmıştır. Yani anlayacağınız, başka amaçlarla düşünülen şeyler, bu vesile ile bizim üzerimizden gerçekleşti. Bu arada demokrasi ne olacakmış, Anayasaya saygı ne olacakmış kimsenin umurunda bile olmadı. Düşünün seçimleri tek başına kazanan bir parti yok, hükümeti kuramıyor, öte yandan, seçimden önce anlaşmış, seçime girmiş ve çoğunluğu ele geçirmiş muhalefet var ama hükümeti kurma görevi onlara verilmiyor. Biz önceden koalisyonu, protokolü bile deklere etmiştik, o derece durum yani ama buna rağmen hükümeti kurma görevini bana vermediler. O zamanın meşhur Villa Fırtına toplantısı, elçinin müdahalesi ve Sayın Denktaş’ın da belirli çevrelerle işbirliği yapması sonucu işler bu hale geldi. Eğer bu ülkede demokrasi olsaydı, biz, muhalefet yani, gidip Lefkoşa’nın kapılarını kapatırdık ve iktidarı alana kadar da bırakmazdık diyebilirdik. Bu ancak demokratik bir ülkede hak arama yöntemi olabilirdi ama teorik olarak. Yani devletin halkın hizmetkarı olduğunu, efendisi olmadığını kabul ettiği bir ortamda bu olabilirdi ama bize böyle bir şans verilmedi. Biz de bu yüzden elimiz kolumuz bağlı olanları seyretmek durumunda kaldık. Öyle entrikalar çevirdiler ki akıl almaz şeyler oldu. Mesela benim partimden vekiller, kalktı gitti, meclis başkanlığı seçimlerinde Denktaş’ın adayını desteklediler, başkan seçtiler. Benim oyum hariç, tüm vekillerin oybirliği ile meclis başkanı seçtiler. Halbuki size karşı bir operasyon var, hakkınız yeniyor ve siz gidip ne yapıyorsunuz? Rakibinizin başkanını oy birliği ile seçiyorsunuz. Seçmeyin meclis başkanını da meclis çalışmasın, hükümeti atayamasın.

 

“Denktaş ‘TKP içinde hücrelerimizi harekete geçirdik’ dedi, doğrudur…”

Neden bunu yaptılar? Korkudan mı?

Yalnız korku değil, menfaat da burada etkili oldu. Nitekim Sayın Denktaş bu durumu daha sonraları anılarında “TKP içinde hücrelerimiz vardı harekete geçirdik” diye anlatır. E bu hücreler son dakika, KKTC ilanı öncesi kurulmuş değillerdi, hep vardılar. Bunların her yerde adamları vardı. Hep vardı bu adamlar. Ben 1970’lerde ülkeye geldiğimde, siyasi kimliğim de bilindiği için, baktım peşimde adamlar dolaşıyor. Hiç unutmam, farkında da değildim, bir gün arkadaşlarım bana “farkında mısın? Gölgen var” dediklerinde ben “ne gölgesi, güneş mi var da gölgem olacak?” diye cevap verdiydim, o derece farkında değildim yani. Bir gün Anibal’ın orada otururken, bana karşı kaldırımda oturan adamı gösterdiler. Umursamadım ama baktım 1-2 gece sonra başka bir yerde gene aynı adam peşimde. Kalktım gittim yanına dedim “nedir yahu? Bu kadar aşikâr da olur mu?” Dedi “bana dediler seni izleyeceğim ve sen da izlediğimi bileceksin…” Böyle bir ortam vardı yani.

Peki, ne oldu hükümet vermediler de? Uzlaşma arandı mı bu konuda?

Tabii, uzlaşı arandı. Bu arkadaşlar gelip bize ‘ne yapalım be gardaş, ipler bizim elimizde değil ya, Kuzeyden gelir talimatlar, Ankara’dan gelir” dediler, “bakın yahu çözelim bu işi” diye ricalar ettiler.

Yani irademizi teslim ettiğimiz tarih 1981 mi sizce?

Bizim bu ülkede hiçbir zaman irademiz olmadı ki birilerine verelim. Bu iradeyi bu ülkede bize hiçbir zaman vermediler. Bir ara verir gibi oldular, umut yarattılar ama bunun olmayacağı belli idi. Örneğin bizim kuşak için bunun göstergesi o seçimlerdi diyebiliriz. Mesela o zaman sıkıyönetim var, bizde de bayraktarlık var. Çıktık Türkiye’ye gittik dedik ki “ülkede sizden dolayı sıkıyönetim var, olmaz bu, seçime böyle sıkıyönetim altında gidemeyiz.” Bize dediler ki “merak etmeyin, sizin seçimlerinize karışmayacağız.” E seçim oluyor, bir bakıyoruz, iş ciddiye binince de direk darbe yapıyorlar ve Anayasamızı bize yediriyorlar. Arada bir şeyler icat edip bizi de kendi aramızda kavga ettiriyorlar. Yahu o zaman çıktılar “KTFD devlet değil” diye yaygara yapıyorlar. Hâlbuki bunu ilan eden bizim meclis, hatta biz. Biz KTDF’deyi kurarken, federasyona da atıfta bulunarak, “bu yapı o federasyonun bir tarafıdır” da dedik, tam teşekküllü devlet kurduk. Ve bütün bunlar ortada iken aniden ortaya çıkıp “bu devlet değil, başka ilan edelim” diyeceksin. Hatta buna bir de “bağımsızlık ilanı” diyeceksin. Kimden bağımsızlık ilan ediyorsun? Biz Rum tarafına bağlı değildik ki, Türkiye’ye bağlı idik. Oradan mı bağımsızlık ilan ettik? Yoo, etmedik işte, hala daha göbekten bağlıyız.

Nasıl yaşandı o yeni devlet ilanı süreci?

Öncelikle Sayın Denktaş TKP’yi darmadağın etti ve CTP’nin de diğerlerinin de oylarını alacak şekle getirdi. Sonuçta da bağımsızlık bildirgesi ile bağımsızlık ilan edildi. Hatta o bildirgeye ‘bu daha kolay federal Kıbrıs’a götürür’ diye ifadeler bile kondu. Hâlbuki bu yeni yapı direk ayrılıkçı bir yapı olarak görüldü ve BM tarafından yasaklandı. İlan etmeyin diyen, ilan ederseniz de kimse tanımayacak denilen BM kararlarına rağmen bu devlet ilan edildi.

 

“15 Kasım 1983 günü mecliste oylama bile yapmadan devlet ilan ettiler…”

Denktaş’ın neydi sizce esas amacı?

Gerekçelerden birinin Denktaş’ın görev süresinin bitecek ve bir daha aday olamayacak olması aşikârdır. Nitekim Denktaş’ın seçilememe ihtimalinin Türkiye’yi çok korkuttuğu bizzat Kenan Evren tarafından da söylenmiştir. 1985 Anayasası hazırlanmaları sırasında ‘yeni Anayasa 12 Eylül ürünü’ olacak dedik, bize dediler ‘olmayacak’. Bunun üzerine baktık, bizim yazdığımız KTFD Anayasasını taslak olarak ortaya koydular ve bunun tartışmaları ile zaman yiyerek o günleri boşa geçirdik.

15 Kasım 1983 öncesi açık tehditler olduğunu biliyoruz. Sizi hayatınızla tehdit ettiklerini daha evvel zaten birçok kez söylemiştiniz. Nasıldı 15 Kasım günü hava?

Tabii, hepimiz açıktan tehdit edilmiştik. O günü hatırlarım da biz o gün mecliste bunu tartışmak, konuşmak için toplandığımızda, meclisin her tarafı, etrafı insan kaynardı. Bu insanlar tahrik edilmiş, para verilip toplanmış kalabalıklardı. Yani bir miting vardı ve bu devlet tarafından düzenlenen, Türkiye tarafından ise finanse edilen bir olaydı. Onlar dışarda nutuklar çekerken, biz de içerde salim şekilde tartışacaktık, serbest oy kullanacaktık yani? Nitekim bize en sonunda bağımsızlık ile ilgili oyumuzu da sormadılar. “Oy birliği ile kabul edilmiştir, ayakta alkışlıyoruz” dedi Meclis Başkanı, bir alkış arasında bu iş oldu bitti. Halbuki doğal olanı, meclis iç tüzüğünde yazdığı gibi oylama yapılması ve sonuçların başkan tarafından açıklanması idi, bu yapılmadı.

 

“Bir hafta evvel KKTC’ye karşı çıkanlar, ertesi gün ‘biz kurduk’ diye övündüler”

Siz o ilandan bir hafta önceden TKP Başkanlığını bırakmıştınız değil mi?

İstifa etmedim ama kurultay oldu ve ben aday olmadım. Ama o kurultayda bir konuşma yaptım ve bu bağımsızlık ilanının çok tehlikeli, yanlış bir şey olduğunu açıkladım. Nitekim kurultay da bunu onayladı, bu yönde karar aldı. Ama aynı TKP, bir hafta sonra aniden imana geldi ve evet oyu verdi. Hatta dönüp baskı yok dediler, o da yetmedi, o gün o kararı verenlerin birçoğu da televizyonlarda ‘KKTC’yi biz kurduk’ da demekten geri durmadılar.

Ardından da sizi TKP’den tasfiye etme süreçleri başladı. Hatta geçenlerde bir röportajınızda bu işin başını Mustafa Akıncı’nın çektiğini de dile getirdiniz. O süreç nasıl oldu? Akıncı ne rol oynadı o süreçte?

İşte 1981’den sonra TKP içerisinde bir takım olaylar gelişmeye başladı. Bunlar aslında Denktaş’ın da ifade ettiği ‘TKP içindeki hücrelerim’ dediği şeylerin faaliyetleri olsa gerek.

 

“Akıncı’nın Denktaş’ın ‘TKP’deki hücrelerden’ birisi olması ihtimaldir…”

Akıncı da bu faaliyetlerden birisi mi idi sizce?

Bence onun da böyle olmasının ihtimali vardır. Ama bu faaliyetlerden istifade ettiği, bundan fayda gördüğü kesindir. Bu öyle görülüyor. Düşünün, bir mücadele sürdüreceksiniz, size karşı faaliyet yapılacak, Anayasa çiğnenecek, siz de bunlara karşı mücadele edeceksiniz ancak sonunda bakacaksınız ki yanınızda birisi yok. O zaman ayrı iki grup oluştu, biri KTÖS’te, birisi mecliste, sürekli kendi aralarında toplantılar, istişareler filan yapıldı. Parti çalışmalarına katılma yerine bunlar yapıldı ve bunu da herkesler gördü. Partinin içinde de uzantıları vardı tabii, kendilerini deşifre ettiler. Mesela bir ara ‘self-determinasyoncular’ hareketi gibi bir şey kurdular ve o hareketin içinde TKP’den de insanlar vardı. Bu TKP’nin hep savunduğu federasyon tezine aykırı bir durumdu. İşte bütün bu hareketlere katılan insanlar en sonunda bir yerde buluştular ve beni fazla gördüler. Ardından da beni ‘ikilik yaratıyor’ diye basit bir gerekçe bularak beni partiden ihraç ettiler. Şimdi burada hakkını vereyim, kendimi disiplin kurulunda savunmama izin verdilerdi, ben da gidip kendimi savundum. Orada benim aleyhime tek bir delil sundular. O da Halkın Sesi Gazetesinde çıkan tek bir haberin alıntısıydı ve neydi bilir misiniz? Partinin programından okuduğum bir kısımdı.

Yani siz partinin programından bir şey okudunuz diye partiden mi atıldınız?

Evet, aynen öyle oldu. Başka somut delil yoktu. Diğer delilleri soyut şeylerdi yani böyle nifak soktu, iki başlılık yarattı dediler. Bunlar 1989’larda artık partide değildim yani, bağımsız milletvekili olarak devam ettim.

Ardından da 1989’da Yeni Kıbrıs Partisini kurdunuz ve o ünlü kırmızı pasaport, AB gibi açılımları yaptınız. Bunlara hep sol, hem de sağ kesimlerden tepkiler gelmişti, şimdi bakınca nasıl düşünüyorsunuz bu durumları? Devam ediyor mu bu siyasi çürüme toplumda?

Tabii o zaman bunları söyleyince ‘delirdi bu’ diyenler oldu ve evet, o siyasi çürüme daha da çoğalmıştır, artmıştır. Eskiden siyasiler daha bir saygındı yani ben hiç hatırlamam bir yere, bir bölgeye gidelim de bizden rüşvet istensin. Gerçekten eskiden gerek yönetim gerekse de toplum bu gibi işlerden arınmıştı. Sonra bu iş devlete dönünce, o eskiden teşkilat içinde gizli olan işler ortaya çıktı ve görünmeye başlandı. Sivil yönetimde eski devrin düzenine alışmış insanların bu hali sıfırlandı. Bu insanların yönetime katkısı da kalmadı ve devlet yönetiminden dışlandılar da. Hatta bunlara ‘yes man’ ‘İngiliz’in adamı’ diye lakaplar takıldı. Eskiden ‘general orders’ diye bir şey vardı, kamu kuralları böyle idi ama bizimkiler onu 1974’lerden sonra ‘generalin emirleri’ diye tercüme ettiler. Modern kamu görevlileri yasasını getirdik, değiştire değiştire kuşa çevirdiler, şimdi de ararlar tekrardan yasa yapsınlar. İşte bu yozlaşmalar yönetim yeteneğini kaybetmemize neden oldu.

 

“Siyasetçinin dürüst olması yetmez… Bulunduğu yeri de dolduracak…”

Genel olarak 76-81 arası daha iyiydik da sonra arttı bu bozulma? Siyasetçi daha saygın mıydı?

Biraz daha iyiydi demek isterim ama bu bozulmanın temelleri, kökleri orada atıldı. Dolayısıyla ben saygın demezdim. Ne yani sonuçta hırsız olmayan her siyasetçi de saygındır diyemeyiz. Bulunduğun mevkiiyi doldurmak zorundasın da. Evet, dürüstlük sana saygı getirir ancak ardından etrafında haltlar dönmeye başlarsa sen farkında olmadan güme gidersin. Nitekim ilk geçirdiğimiz iyi niyetli kamu görevlileri yasasına ben de ona oy verdim ve bu ülkeye büyük kötülük yaptım. Sonradan işin nereye gideceğini anladığım için karşı çıktım ama geç kaldım. Yani bu kötülüklerin temelini böyle attık biz işte.

Bu röportajlar dizisinde, Eski Bakanlardan Süha Türköz de aynı şekilde 78’lerde geçen iskân yasası için ‘ülkedeki adaletsizliğin temellerinden biridir’ demişti. Sizce o yasa da böyle değerlendirilebilir mi?

Bence Süha Bey onu yanlış anlamış. Yani o yasanın uygulaması nedir? Yani yasa da yazmadı ya ‘ona bunu ver, buna şunu ver’ diye. O yasa başka yasalarla desteklenip öyle uygulanacaktı ama yapılmadı. Yani yasa iyi, uygulaması kötü oldu. İş öyle zıvanadan çıktı. Artık o kadar bozulduk ki, cehalet kökleşti. Yahu şimdi de tek bir trafik yasası çıkarmaya çalışılır, böyle saçma sapan bir şey olamaz. Yani sen tümden düzeltme yerine böyle adacık adacık yasalar yaratamazsın. Şimdi bu trafik yasası ile işler göreceksiniz daha da bozulacak.Halbuki esas düzelmesi gereken yollardır, ona bakan yok.

Biraz bugüne dönersek, ‘reformcu’ olduğunu söyleyen CTP-UBP hükümetini nasıl değerlendirirsiniz?

İşte bu hükümet, tam da bu toplumun, maalesef, aynasıdır. Çünkü dediğim gibi ipin ucu kaçmıştır. Cehalet diz boyudur, profesyonellik hiç yoktur. Bir yere atandınız mı adınıza ‘uzman’ derler. E uzman kelimesinin bir anlamı vardır. Bir sürü madalyalı adam var ama iş yapan kimse yok. Bunların yapıp edebileceği bir şey yoktur. Hatta utanma arlanma da kalmamıştır ve bunların tek hedefi açıkça menfaat sağlamaktır, tek amaçtır. Partiler birilerine menfaat sağlayıp da kollamazlarsa seçilemeyeceklerine artık emin olmuşlardır.

Nasıl yani? Bir kriter mi haline geldi bu durum?

Aynen öyle olmuştur. Reform ismi ile ilgili bir hükümet kurulduysa, reform adı altında ortak bir şeyler olması lazım değil mi? Neymiş reform edecekleri? Ben reform edilecek bir şey görmedim, duymadım. Benim hiçbir fikrim olmadığı gibi bunların da öyle bir kapasitesi yoktur.

 

“Kurumlar ‘kurdum’ demekle kurulmaz. Öyle olursa o kurum ‘kuruntu’ haline gelir…”

Su meselesi hakkında ne düşünürsünüz? Kimisir su nimettir der kimisi kolonizasyondur bu der, ne düşünürsünüz siz?

Şimdi ben bir zaman bu Mersin 10 Turkey adresi ile ilgili çıkışlar yaptım. “Mecbur muyuz yahu dedim bunu kullanalım” diye de bu devletin müdürüne sordum o zamanki komisyonda. Müdür bana dedi ki “biz bu işten kurtulmanın yolunu gösterdik ama bize dediler ki ‘yani size devlet kurdurduk diye, devlet olduğunuzu sanarsınız?” Biz hiçbir şekilde bunu anlamak istemiyoruz işte. Buradaki devlet dünyaya göstermelik olsun diye kuruldu, başka da amacı yoktur. O da kendini devlet zanneder. Yahu devlet değil işte. Yoksa öyle olsa bir devlet bir başka devlet ile anlaşma yapacak da orada kendi Anayasasına uymak zorunluluğu olduğunu bile bile bu projenin borularının geçtiği yerin mülkiyetini o imza ettiği devlete verir mi? Dünyada böyle bir şey olabilir mi? Dünyada mülkiyet hakkı temel insan hakkıdır ve buna direk müdahale edilecek, o kurulu devlet de buna istinaden hiçbir şey yapmayacak da idare edecek? Böyle bir saçmalık nasıl olabilir? Sen adama mülkiyetini verdin, sonra da idareyi ben yapacağım den? O değil, sen bu proje yapılırken, o mülkiyet değişimi için gereklilikleri yaptın mı? Nedir onlar? Millileştirme, el koyma, karar, tazminat? Direk verdin gitti. Ya mahkeme çıkıp bu hak sahiplerinin hakkını koruyacak bir karar alırsa sen ne yapmış olacaksın? Anayasaya aykırı iş yapmış olacaksın. Bunu bile yapmayan devlet, bundan sonrasını nasıl yapacak? Aha gitmişler Ankara’ya, orada bir yüze piyaz anlaşma ile bu işi götürecekler, her şeyi kabul edip gelecekler.

Özelleştirecekler yani?

Ya napacaklar? O değil, bu türden özelleştirmeler en sonunda Türkiyeli-Kıbrıslı kavgasını da çıkaracak zaten. Onun için belediyeler kendi depolarından dağıtımda başarılı olabilir çünkü diğer türlü kavgalar çıkacak.

E belediyeler BESKİ diye bir kurum kurdular ama yarısı kaçtı, yarısı karşı, değişik bir duruma döndü o iş. Sizce nedir o durum? Tam bir duruş yok sanki?

Gayet normal zira bir şeyi ‘kurdum’ demekle o şey kurulmaz. Bu durum da onların kapasitesini anlamak da kolay olur zaten. 75-76’da biz de KİT’leri öyle kurduk. E sonra ne oldu? Mahkemelere gittik, bize dediler ‘e bunlar KİT’ değildir. Bunlar özel şirkettir dediler bize. Yani biz böyle şeyler kurmaya alıştık diye bir şeyi kurunca kurduk zannederiz. Eğer bu kurumun ortakları olacaksa sorarım ben; kaç para fon ayırmış belediyeler bu işe?

Çoğu Belediyeler maaş ödemekte zorlanırken, böyle bir fon nasıl olabilir ki?

E o zaman kurum murum kurmayacaksın madem. Zira bu kurum değil, kuruntu olur. Bakınız, şimdi bu konuda belediyeler ya da biz, teknik konuları bile halledemeyiz denirse, bu doğru değil. Belediyeler sonuçta bunu yapacak elemanı, teknik işleri yapacak kişileri bulur. Ancak ben bu işi yapacağım diye ortaya çıkarsanız da kapasiten olmadığın ortaya çıkarsa o zaman kurum kurmayacaksın. Ya da devlet, madem bu işi belediyeler yapacak denir, çıksın bir fon oluştursun bu belediyelere. Razı mı devlet kessin bir yerlerinden de bu fonu yaratsın? Bir sürü gereksiz, bir sürü haybeye transferler vardır, partilere yardımlara, kulüplere, uçan kuşa para vermeye çalışılar. Buna da versinler madem? Örtülü ödenek gibi çok hassas, tehlikeli fonlar var, nerede bu paralar? Ne için kullanıyor bu paralar? Kes işte bu fonları biriktir, o zaman kur o kurumu. Paran da var diye seni ciddiye de alırlar. Halk da ciddiye alır. E şimdi bunlar bu işe aday oldu, halk güler. E güler tabii. Bence bu işin sonunda hangi DSİ şubesine bağlanacağımız bile belli değildir. Bakana bağlı olacakmış derler. Bence sorumlusu belli olmayan bir makam olacak ve biz şikâyet edecek bir makam bile bulamayacağız.

 

“Türkiye’den elektrik getirmek ekonomik değil…”

Bir de elektrik tartışması var. Kablo ile Türkiye’den elektrik tartışmaları yine gündemdedir. Buna nasıl bakarsınız?

Ben bu tartışmayı da çok tehlikeli olarak görürüm ama ne bakımdan görürüm biliyor musunuz? Yani konuları anlayan yok. Şimdi Türkiye ile elektrikte bağlanırsın, olabilir. Bu ihtiyaç mevsimlere günlere göre ihtiyaç değişir, kapasiteler artar, yatırımlara yardımcı olur, hadi bunu anladık. E şimdi sen Türkiye’den elektriği getireceksin, bizimkini da kapatacaksın, ne olacak? Bundan da vazgeçelim o zaman. Bu sürdürülebilir bir şey olabilir mi? Biz bunu 1980’lerde araştırdık, paralar verdik. Fransız bir şirkete yaptırdık ve bize ne dediler bilir misiniz? Bu kablo ile elektrik işi herhangi bir elektrik santralinden daha pahalıya gelir. Hele de arızalar halinde onarımı için aylarca süren kesintiler olabilir. Yani kablo kopsa ne yapacaksın? Bu halk buna razı olur mu? Şimdi bu iş karşılıklı bir alış-veriş için yapılacaksa, ona bakılması lazım, gereği var mı yok mu diye?

Peki ne olacak Sayın Başkan bu memleketin hali? Kıbrıs’ta bir çözüm olursa bu işlerin düzelme şansı var mı sizce?

Çözüm olunca bu işler düzelecek diye bir şey yok ama bir yenilik olacağı, bir başlangıç olacağı kesindir. Belki karşı tarafın çalışkanlığından bir şeyler öğreniriz ama bizim önce yönetim ahlakına sahip olmamız gerekir. Kafamıza göre usulsüz işler çevirince, yolsuzluk edince başımızın belaya gireceğini anlamamız bilmemiz gerekmektedir.

Bir kırbaç lazım yani?

Kırbaç ama kanunun kırbacı lazımdır, kişinin kırbacı değil, yanlış anlaşılmasın.

 

“Kıbrıs sorununun çözümüne henüz başlanmamıştır…”

Kıbrıs sorununun durumu çözüm şansı nedir? Akıncı’nın performansı nasıl sizce?

Kıbrıs sorununun çözümüne henüz başlanmamıştır ve Akıncı’nın performansı da kandırmaca üzerine dayalı olduğu için de güzel devam ediyor. Yani sanki oldu oluyor, olacak gibi konuşmalar var ama dediğim gibi çözüme daha başlanmadı bile yok çözülecek.

Nedir bu başlama işareti peki?

Önce kabul edeceksiniz. Neyi? Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ayrı bir devlet olduğunu. Ettik mi biz? Hayır etmedik. O zaman çözüm başlayamaz. Eğer bunu kabul etmezsek ve bu devleti beraber daha iyi nasıl yönetelim noktasına gitmezsek, karşı tarafın herhangi bir durumu kabul etmesi zordur, imkansızdır. Ha Kıbrıs Cumhuriyetinin de kendi kötü alışkanlıklarından kurtulması lazım gerekmektedir.

Nedir onlar?

Yunanistan’ın devamı gibi devlet kuracağım da, Kıbrıslı Türkleri azınlık statüsünü alsın da öyle kalsın gibisinden kafalardan sıyrılması lazımdır.

Son AKEL ziyareti nasıl sizce? Bunu Türkiye ile Rumların açık pazarlığı olarak niteleyebilir miyiz?

AKEL ziyareti ile de Türkiye ile aralarında her zaman olan pazarlığı tekrardan gördük. İşte çözüm çabalarına katkıdır diye de sempati ile karşıladık. AKEL nasıl aldı bu daveti? Gitmeyi kiminle sıkı istişare etti? Anastasiadis ile görüş birlikleri sağlayarak gitti. Ana muhalefet ile Cumhurbaşkanı ortak istişare yaparak bu ziyarete gidiyorsa, demek ki ortak düşmanları böyle tahayyül edilir. Yani Türkiye’ye karşı düşman kardeşler bile yan yana gelmektedir ve bu çok tehlikeli bir durumdur. Demek ki bizi hala daha o şekilde görüyorlar? Çözümden sonra bizi bir gömlek gibi çıkarıp atacak mı? Yani AKEL çözümden sonra buradaki ideolojik mütekabili ile mi hareket edecek yoksa o taraftaki düşmnan kardeşiyle mi hareket edecek? Bu nokta önemlidir. Daha bunları anlamadık. Ha bunlar çözümün ön şartı değildir ama bunların ortaya konması gerekir. Yani Türkiye’nin garantisini isteyerek bunlardan kurtulamazsın.

 

“TDP, TKP’nin kökünden gelmedi. Bu arkadaşlar aşılandı, yediveren oldular…”

Aslında onu da soracaktım, garantileri yani. Son günlerde herkesin garantici olduğunu gördük. Hatta sizin TKP’nin mirasçısı olan TDP bile. Nasıl görürsünüz bu durumu?

Evet, güya TDP, TKP’nin kökünden gelirmiş derler. Hâlbuki bu arkadaşlar aşılandılar, yediveren oldular, onun için TKP bağlantısı yoktur. Ama gördüğüm bu arkadaşların istediği garantiler, şimdiki garanti anlaşmasından daha beterdir. Türkiye bu anlaşmalarını kullanarak bir şeyler yaptı ama kimse bu yetkileri sormaz. Mesela o anlaşmada 3.taraf İngiltere’dir. Neden İngiltere, hiçbir zaman ‘Türkiye müdahalede hakkı vardır’ lafını kullanmadı?

Neden?

İngiltere 1962 yılında bir rapor hazırlattı ve bunu kabul etti. Bu rapora göre, garanti anlaşması İngiltere’ye silahlı müdahale hakkı vermez diyordu. Onlar da bunu aldılar, çekmecenin içine bunu koyup kapattılar. Bir garantör kendine bunu söyledi ve Ecevit 1974’te İngiltere’ye ‘beraber müdahale edelim’ dediğinde, İngiliz Hükümeti ona ‘ne beraber ne de yalnız müdahale edemeyiz’ dedi. Çünkü maddeler açıktır ve o anlaşma garantörlere beraber teşrik-i mesai ediniz der, müdahale ediniz demez.

E müdahale hakkı saklıdır der ama?

Yetki vermez ama, silahlı müdahale hakkını hiç vermez. Hak yetki ve sorumluluk beraber kullanılır der. İngiliz bunu biliyordu ve buna uymayı ‘vecibe’ olarak görüyordu, uydu da. Yani ne İngiliz ne de Yunanistan bu müdahaleyi kabul etmezken Türkiye tek taraflı olarak bunu kabul etmektedir. Onun için bugünkü tartışmalara baktığımda, bu lafları eden arkadaşlar sanır ki, Yunanistan dambuldumbul bir sorun anında toplu tüfekli gelip Kıbrıslı Rumları koruyacak zanneder. Böyle bir şey yoktur. Mümkün değildir. Bir taraftan bunu isteyenler, diğer taraftan da anlaşma isterler ama onlar da biliyorlar ki bir anlaşma zaten olmayacak.

 

“Kıbrıs’ta çözüm umudu henüz yoktur…”

Siz çok umutsuz görüyorsunuz bir anlaşma şansını?

Kesinlikle hiç yoktur. Çaba bile harcanmaya başlanmadı. Maraş mesela, bir GYÖ olarak gündemde bile değildir. Yani hiçbir somut adım göremiyorum. Rumlardan da somut bir adım yok. Böyle havalar Orta Doğu’da çok eser, bir şey olmaz da. Dünya bu Kıbrıs’ın bu bölünmesini içine sindirmez, sürdürülemez demektedir ama ondan sonra bir şey olmamaktadır. Bakınız Türkiye de isterim der, herkes ister. Son Sayın Akıncı da bu koroya katıldı, ‘çözüm olursa olur, olmazsa başımızın çaresine bakarız’ demektedir. Nedir o başına bakacağı çare? Kimse bu devleti tanımayacak, bu taahhüt altındadır. Bunlar hep kayıttadır. Dışardan bakıldığında bir devlet görünmez, zaten en son AİHM de dedi ki ‘Türkiye’nin alt yönetimidir’. Tam da odur.

E o zaman Sayın Akıncı ‘başımızın çaresine bakarız dediğinde’ ne demek istedi? KKTC tanınmaz dediğinize göre, Tayvan Modeli mi bu? Ya da Kosova?

Kosova ile ilgili bir çözüm olmadığı gibi, Tayvan ile ilgili de bir çözüm yoktur. Çin Hükümeti söz konusu devleti kendi parçası olarak görmekte ve haklarından vaz geçmemektedir. Bizim burada da dünyanın kabul ettiği statüko vardır ve kimseler de bundan rahatsız görülmemektedir. Bu statükoyu ne zaman yıkarsın? Adayı Türkiye’ye bağlarsan ama bu da hayatta olmaz. Ben eskiden beri şunu derim; bir tünelin içinde gidiyoruz ve onun sonunda federasyon vardır. Ya gideriz buna ulaşırız ya da hayatımız bu tünelin içinde geçer. Bakınız, bu işlerin en yılmaz savunucusu, hiç çözüm istemeyen Denktaş bile hiçbir şeyi başaramadan gitti.

Olur mu? En büyük başarım Türk askerini adaya getirmektir diye beyanatları var?

E getirdi ama onun da bizi Türkiye’ye bağlamak gibi bir niyeti yoktu. Denktaş bana bunu özel bir sohbetimizde açıkça söyledi zaten. Onun hayali tüm Kıbrıs’ı bağlamaktı ama eli böğründe gitti. Aynen Musul ve Kerkük’ü Türkiye’ye bağlamak isteyip başaramayan Süleyman Demirel gibi gitti. Bir kuşak böyle geçti gitti işte…

Yorumunuzu ekleyin