SENDİKAL MÜCADELE ve SİYASET İLİŞKİSİ ÜZERİNE – Hasan ALİ

Kategori : Hasan Ali |
Share on Facebook0Tweet about this on Twitter0Share on Google+0Email this to someonePrint this page

Sendikal mücadelenin siyasetle ilişkisi başlangıcından beri önem arzeden, tartışılan bir gündem olmaya devam etmektedir. Bir de, egemen sermaye güçleri ve işbirlikçilerinin bu durumdan yararlanmaya çalışan çabaları olunca soruna bir daha değinmekte yarar var. Diğer yandan coğrafyamızda, toplumsal sorunlara duyarsız kalmayan sendikal mücadele örneklerine yönelik eleştiriler, suçlamalar, 1 Mayıs’a yönelik tutumlar, kongrelerdeki farklı yönetim arayışları da bunu gerekli kılmaktadır.

***

Bilindiği gibi sendika örgütleri İngiltere’de sanayi devrimi sonrasında ortaya çıktı. Buhar enerjisinin üretimde kullanılmasıyla başlayan süreç yeni bir üretim sisteminin yani Kapitalist Sistemin habercisi olmuştu. Sanayileşme ile birlikte yeni teknolojilerin kullanılması sürecinde geçimini sürdüremeyen geniş köylü kitleleri, zanaatkarlar artık kentlerde kurulan fabrikalarda çalışmaya başlamış işçileşme sürecine girmişti. Bu dönemde yani kapitalizmin ilk yıllarında çalışma koşullarının gittikçe ağırlaşması kendiliğinden işçi hareketinin doğmasına neden oldu. Zira fabrika sistemi, çok sayıda çalışanın gün boyunca birlikte çalıştığı bir sistem olması nedeniyle işçilerin sıkı iletişimini ve ortak hareket etme zeminini sağlıyordu.

İlk başlarda işçi eylemleri örgütsüz biçimde kendiliğinden gelişmekteydi. Ağır çalışma koşullarına karşı anlık öfke, tepki biçimindeki eylemlerdi. İş koşullarının daha da kötüleşmesi, kadın ve çocukların ağır ve tehlikeli işlerde sınırsız çalıştırılması tepkilerin büyümesine yol açtı. İşçilerin bu olumsuz duruma ilk tepkileri makina kırıcılığı (Luddizm), şeklinde ortaya çıktı. Sonuç alınamaması üzerine yardımlaşma dernekleri kuruldu. Bunlar, işçilerin örgütlü biçimde mücadele arayışlarıydı. Aynı mesleğe sahip işçilerin kendi aralarında kurdukları “birlikler” oluştu. Bu yapılar, bugünkü anlamdaki sendikaların çok gerisinde, yardımlaşma sandıklarıydı.

Bu dönemde; “çalışma saatlerinin kısaltılması”, “kadın ve çocuk emeğinin sömürüsünün durdurulması, “kölece çalıştırılan işçilere verilen sefalet ücretlerinin yükseltilmesi”, “yasakların kaldırılması”, “genel oy hakkının elde edilmesi”,…  gibi konularda o dönemde kurulan işçi birlikleri/örgütleri “yasa-dışı” olarak, fiili meşru zeminde mücadele sürdürdüler. Bu mücadele üzerinden yüz yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, ilk olarak yine İngiltere’de yasal “sendika örgütleri” kuruldu.

Sendikaların yasallık kazanması ve genel oy hakkını elde etmeleri sonucunda “sendika–siyaset” ve “sendika-siyasal parti” ilişkisi toplumun her kesimi için daha çok önem kazandı.

***

Sendikalar siyaset yapar mı?

Siyaseti, en genel anlamıyla ülke ve toplum sorunlarıyla ilgilenmek olarak kabul edersek, her bireyin ve örgütün/sendikaların siyaset yapması doğal bir olgudur.

Çünkü sendikaların talep ettiği hakların hiçbirisi siyasetten bağımsız görülemez. Örneğin eğer ücret artışı istiyorsak, kamuda bunun karşılığı hükümetin bütçe tercihlerini değiştirmektir. Çalışma saatlerinin düşürülmesi, izinlerin artırılması, sosyal hakların iyileştirilmesi gibi sendikal talepler, sömürüyü sınırlandırma sonucunu getirir ki, bu da zaten siyasetin kendisidir. İş Kanunu’nda yapılan değişiklikler ile sendika yasasında yapılmak istenen kısıtlamalar, çalışma koşullarındaki değişiklikler, siyasi tercihlerin ürünüdür. Adada barışın sağlanması, dayatılan ekonomik paket, vergi politikaları, sağlık ve eğitim, ulaşım ve haberleşme, tarım, hayvancılık ve tüketilen mal ve hizmetlerin sık sık zamlanması… tüm bunlar siyasal tercih ve kararlarla biçimlenerek emekçilerin ve tüm toplumun çalışma ve yaşam koşullarına doğrudan etki etmektedir. Bu durum karşısında sendikalar, siyasetin uzağında olamazlar. Nasıl ki, suyun dışında bir balık düşünülemezse, siyasal hayatın dışında da bir sendika düşünülemez. Dolayısıyla sendika ülke ve dünyada, toplumun ekonomik, politik sorunlarıyla ilgilenmek zorundadır.

Siyasal olarak görülen sendika eylemleri de en geniş anlamda, siyasi iktidarın yapısını, kararlarını ve uygulamalarını etkilemeyi, değiştirmeyi hedefliyorsa, sendikaları siyaset dışı tanımlamak olanaksızdır. “Siyasetle uğraşmalısınız, yoksa siyaset sizinle uğraşır” sözünden de anlaşılacağı gibi sendikaların siyasete uzak durması, emek örgütlerinin sermayeye ve siyasal iktidara teslim edilmesi anlamına gelecektir.

Bu gün bu anlamda, gerek birey olarak, gerek örgütler, sendikalar olarak, daha çok siyaset yapmaktan yana olmalıyız. Ekmeğimizin büyümesi ya da küçük kalması, özgürlüklerin çoğalması ya da kullanılmaması bugün siyasete her zamankinden daha çok bağlı duruma gelmiştir. Zira kapitalist sistemde, zaman zaman önemli haklar elde edilse de bu haklar ilk kriz ortamında bir sabun köpüğü gibi kaybolmaktadır. Bunalım dönemleri bunu doğrulayan çarpıcı örneklerle doludur. Kaldı ki bu durum, sendikaların siyasetle ilişkisinin ne düzeyde olacağını da gösteren önemli bir olgu özelliği taşımaktadır. Sistem içinde kalarak, sadece ekonomik özlük hakları iyileştirmeye çalışmak, kalıcı olamamaktadır. Bu durumda sendikaların siyasetle ilişkisini iki seçenek üzerinden düzenlemelidir; Bu gün sendikalar, kendileri için ücretli kölelik düzeni olan kapitalist sistemin yarattığı sonuçları kısmen düzeltmek, reforme etmek için mi mücadele etmeli?  Yoksa sorunu kökten çözecek olan bir seçeneği, yani sömürü düzenini değiştirecek olan, emekçilerin söz, yetki karar sahibi olacağı, iktidar mücadelesine güç verecek bir mücadele çizgisi mi benimsemelidir?

***

Buradaki tespitler ışığında sendikal mücadele ile siyaset ilişkisinin kopmaz bağını görebiliriz.

Bu durumda, sendika–siyaset ilişkisi nasıl olmalıdır?

Sendikalar ile siyasetin ilişki biçimi ve düzeyi döneme, ülkeye ve topluma göre değişiklik gösterse de, bu durum sendikacılık anlayışlarına göre şekillenmektedir. Örneğin Türkiye’de kamu kesiminde ağırlıklı olarak örgütlenmiş olan Türk-İş, Amerikan sendikacılık anlayışını temsil eden AFL (American Federation of Labor)’ın ilkelerinden “Partiler üstü sendikacılık’’ anlayışını benimsemiştir. Türk-İş’in, devlet yanlısı tutumu, icazetçi anlayışı ve sorunları diyalog yoluyla çözme yanılsaması kurulduğundan beri hep sürmüştür. Kuzey Kıbrıs’ta da benzerleri olan sendikalar, üyelerinin çıkarlarını mücadeleyle almaktan çok, hükümetler ile iyi ilişkiler kurup, uzlaşarak elde etme yöntemini benimsemektedir.

Türk-İş’in “partiler üstü” ve toplu sözleşme ile sınırlı, ücret sendikacılığına karşı “sınıf ve kitle sendikacılığı” anlayışını benimseyen, siyasal mücadelenin, örgütlenmenin emekçiler açısından daha önemli olduğunu öne çıkaran ve sendika-siyaset ilişkisinin diyalektik birliğini kabul eden anlayışların örneğini de, seksen öncesi DİSK örgütlülüğünde, KESK’te görmekteyiz. Kuzey Kıbrıs’ta ise bağımsız sendikal çizgide ve bazı sendikaların somutunda görülmektedir. Hiç kuşkusuz sendika-siyaset ilişkisini sınıf ekseninde kurmak, iktidarları tedirgin etmekte ve önlemler almalarına neden olmaktadır.

Sendikalar, sermaye düzenine karşı işçilerin-emekçilerin örgütlü gücünü simgelediği için, burada belirtmeliyiz ki, “sermayeden, devletten ve siyasi partilerden bağımsızlık ilkesi” ne sahip çıkmalıdırlar.

Öncelikle sendikalar, siyasal olarak sömürücü sermaye sınıfının karşısında ve onun her tür biçim ve görünümüne karşı “bağımsız” olmalıdır. Sermayeden bağımsızlık ilkesi aynı zamanda “sarı sendika” konumuna düşmemeleri esasına da dayanır. Devlete karşı bağımsızlık, devletin izlediği temel politikaların destek gücü haline gelmemesi, faaliyetlerinin bizzat üyelerinin ve sendika yönetiminin özgür iradesi üzerinden şekillenmesi gerekliliği yanında, devletin burjuva sınıf karakteri nedeniyle de olması gereken bir zorunluluktur.

Sendikaların siyasal partilere karşı bağımsızlığında ise esas olan, bir siyasal partinin organik uzantısı haline gelmemesidir. Sendikaların siyasal partilerle ilişkisi konusu ülkeden ülkeye, bazen aynı ülkede dönemden döneme değişebilmektedir. Bu ilişkinin “nasıl olması gerektiği” konusunda çok farklı yaşanmış örnekler görülmektedir. Bazı ülkelerde sendikalar siyasi partilerle doğrudan organik ilişkiler oluşturmuşken, bazılarında yarı bağımlı, bazılarında bağımsız ilişkiler kurulmuştur. Ancak biliniyor ki, işçi sınıfı ideolojisini benimseyen siyasi partiler dahi sınıfın bir kesimini örgütleyebilmişlerdir. Bu güne kadar sınıfın tümünü örgütleyen bir siyasi parti örneği görülmemiştir. Bu durum nedeniyle, sendikaların sınıfın tümünü örgütleme hedefi, bir sınıf ve kitle örgütü olma iddiası nedeniyle, işçi sınıfı ideolojisine bağlı olmakla birlikte siyasal partilerden organik olarak bağımsız olmalıdır. Sendikal eylem programının, kararların örgütün yetkili organlarınca belirlenmesi bu durumda daha gerçekçi olacaktır. Bu duruma bağlı olarak sendikalarda örgüt-içi demokrasinin, katılımcılığın en geniş biçimde, doğrudan düzeyde kullanılması önemsenmelidir.

***

Sonuç olarak, sınıf örgütleri olan sendikaları siyasetten kopuk görmek hayatın gerçekliğine aykırıdır. Darbe ve muhtıralarla siyasal yaşamın kesintiye uğraması geniş kitlelerin siyasetten uzaklaşmasına ve korkmasına neden olmuştur. Böylesine siyasetten uzaklaştırılan kitleler için bir de yasakların varlığı ve siyasetin kirlenmesi sonucu kitlelerin siyasete ön yargılı bakmasına, olumsuzluk atfetmesine neden olmuştur. Diğer taraftan, gerek 80’li yıllardan itibaren tüm dünya ülkelerine dayatılmış olan neo-liberal programın basıncı ve gerekse de bu süreçte işçi sınıfı ideolojisinin hegemonik üstünlüğünü zayıflattığı bir dönemde tüm dünyada, sendikaların ağırlığı etkisizleştirilmeye, siyasetle bağı koparılmaya, siyasal sistemin dışına itilmeye çalışılmaktadır.

Halbuki sendikalar, ilk kurulduğundan beri siyasetle bağını koparmamış, her durumda de siyasal alanla doğrudan ya da dolaylı ilişki biçimini sürdürmüştür. Sendikalar üyelerinin çıkarlarını temsil etme sorumluluğu ile, ekonomik demokratik mücadele görevleri yanında ideolojik ve siyasal mücadele görevlerini de sürdürmelidir. Bir kere sendikaların doğal mecrası olan sınıf mücadelesinin nihai olarak bir iktidar mücadelesi olduğunu da bilmeliyiz. Bunun temel aracı ise şüphesiz işçi sınıfının siyasal örgütlülüğüdür. Sendikal örgütlülük, iktidar mücadelesine bağlı hareket etmekle birlikte, kendisi iktidarı hedefleyen bir örgütlenme olamaz. Bununla birlikte sendikal örgütlülük, işçi sınıfının politikleşmesinin, sınıf mücadelesinin geliştirilmesinin en temel araçlarından biri olabilir. Çünkü sendikaların, tarihsel olarak emeğin öz örgütlenmeleri olduğu gerçeği bu gün de geçerliliğini sürdürmektedir. Sendikaları tüm toplumsal sorunların çözümünde özne olarak görmek de bir yanılgıdır. Diğer taraftan sendikaları, gönüllülük temelinde şu ya da bu konuda fikirlerini beyan eden, sivil toplum kuruluşları olarak görmek de  kabul edilemez. Sendikalar, emekçilerin güç birliğini ilke edinen, bir sınıf örgütü ve mücadele örgütüdür.

İçinde bulunduğumuz neo liberal uygulama sürecinde, tek tek ülkelerde, emekçilerin kazanılmış hakları gasp edilmekte, özelleştirme, taşeronlaştırma gibi uygulamalarla sendikaların hedef kitlesi daraltılmaktadır. İş yasaları, personel rejimi ve istihdamı gibi düzenlemelerle örgütlenmenin önüne ciddi engeller çıkarılmaktadır. Dayatılan ekonomik programlarla krizin faturası emekçilere çıkarılmakta, geniş toplum kesimleri yoksullaştırılmakta, işsizleştirilmektedir. Sendikalar, tüm emekçi kesimlerin hak ve çıkarları doğrultusunda fiili, meşru temelde, hak ve özgürlükleri yasaklayan, kısıtlayan, gaspeden her türlü engel ve düzenlemelere karşı ekonomik, demokratik, ideolojik ve siyasal mücadele kararlılığını yükseltmelidir.

 

Yorumunuzu ekleyin